KİŞİ BAŞI MİLLİ GELİRİN NE KADARI KAMU BORCU İÇİN FEDA EDİLİR?

 

Euronews’in 12 Mart tarihli haberine göre, Michel Fache adlı bir Fransız vatandaşı kamu borçlarının finansmanına katkıda bulunmak amacıyla 15 Ocak’ta Fransız Hazine’sine 40 bin € (yaklaşık 47,8 bin $) tutarında bağışta bulundu.

Bu bağışın yapılmasındaki temel argüman, Fransız Sayıştayının ülkenin giderek artan kamu borcuna ilişkin Haziran ayı raporundaki bir değerlendirmesiydi. Raporda can alıcı cümle şöyleydi: “Ülkenin kamu borcu, Fransa’da kişi başına yaklaşık 40 bin €’dur”.

Fransa, küresel krizden bu yana çok borçlu ülkeler arasında. 2008’den 2020’ye kadar kamu borcu/GSYH oranı, %70 artış gösterdi. 2020’de yaklaşık 2.620 milyar € (3.130 milyar $)’ya ulaşan kamu borcunun ülkenin milli gelirine oranı, %116 oldu.

Fransa’da kişi başı milli gelir 2020 yılında yaklaşık 40.000 $ olarak gerçekleşti. Zaten kişi başı milli gelir uzun yıllardır hemen hemen hiç değişmiyor. 40.000 $ bandında seyrediyor. Dünyada kişi başı milli gelir sıralamasında Fransa ortalama 20-24. sıralarda yer alıyor. Devlet borçlu olsa da Fransız halkının refah düzeyi yüksek.

Fransız vatandaşın Hazine’ye ödediği tutar, kişi başı milli gelirden 7,8 bin $ daha fazla. Kişi başı kamu borcunu herkesin ödeyip kapattığı varsayımıyla hareket edersek, Fransızlar ertesi yıl 40.000 $’lık, belki de daha fazla gelirlerine kavuşabilecekler.

Ülkemizde durum nasıl? Bir Türk vatandaşı kendi payına düşen kamu borcunu ödemek istese, ortaya nasıl bir tablo çıkabilir?

Türkiye’nin kamu borcu (kamu iç + dış borç stoku) 2020’de yaklaşık 261,5 milyar € (312,5 milyar $) olarak gerçekleşti. Borçluluk, özellikle son yıllarda iç borç stoku artıyor olsa da yine de bu tutar 2020 milli gelirimizin yarısı bile değil.

Ancak Türkiye’de kişi başı milli gelir giderek geriliyor. 2013 yılındaki 12.580 $ seviyesinden 2018 yılında 10.000 $’ın altına indi. 2020 yılı için kişi başı milli gelir 8.599 $ olarak hesaplandı. Dünyada kişi başı milli gelir sıralamasında 74. sırada yer alıyoruz. 2013 yılından bu yana kişi başı milli gelirimiz %46 azaldı.

Türkiye’de kişi başı milli gelir 2020 yılında 8.599 $’a gerilerken, 83,6 milyonluk ülkemizde kişi başı kamu borcu 3.739 $’a yükseldi.

Eğer bir Türk vatandaşı, Michel Fache gibi kendi payına düşen kamu borcunu ödemek istese, kendisine 4.860 $ kalacak. Ancak bir gerçek var ki; Türkiye’nin borçluluğu bitse de 8.599 $’lık kişi başı milli gelirimizle baş başa kalacağız.

Fransa’da Devlet ne kadar borçlu olsa da, vatandaşının hayat standardında bir düşüşün olmadığı belli. Ayrıca Fransa’nın tüm borçları kendi para biriminden (€). Hem de borçlar AB içinde sıfıra yakın faiz oranıyla elde edilmiştir. Bir başka deyişle kamu borcunun kapatılması için Michel Fache gibi panik yapılacak bir durum da gözükmüyor.

Her ne kadar tezat gibi dursa da, görüldüğü gibi bu dünyada borçlu devlet / zengin halk olasılığı da mevcut.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

15.3.2021

AVRUPA BİRLİĞİ, MALİ KURALLARI ASKIYA ALIYOR

Covid-19 pandemi krizinin tüm dünyada ülkelerin kamu maliyesine olan yansıması, iki farklı kanaldan gerçekleşmeye devam ediyor. Bu yansımalardan ilki ve doğrudan yansıma, kamu harcamalarındaki artıştır. Harcamaların bir yönü, virüsün yayılmasını önleyici kısıtlamaların zayıflattığı ekonomik ve sosyal yaşamı destekleyen kamu harcamalarıdır, diğer yönü de hastalığın tedavisine yönelik artan kamu sağlık harcamalarıdır. Covid-19 pandemisinin kamu maliyesine olan ikinci yansıması, kamu gelirlerindeki, özellikle vergi gelirlerinde meydana gelen azalıştır. Azalan ekonomik aktivite ve küçülen ekonomilerin vergi tabanını zayıflatması nedeniyle, bütçeler yeterli vergi geliriyle beslenemez. Gerek artan harcama gerekse azalan gelir mali disiplini bozucu etki yaratır.

Avrupa Birliği’nde mali disiplinin sağlanıp-sağlanamadığına ilişkin göstergeler, 1 Kasım 1993 tarihli Maastricht Antlaşması, diğer adıyla Avrupa Birliği Antlaşmasıyla belirlenmiştir. Bu antlaşmada, AB’ye üye ülkelerin Euro Alanı’na dahil olmak için yerine getirmek zorunda oldukları çeşitli mali kurallar/uyum kriterleri yer alır. Bu kriterler, bütçe açığının milli gelire oranının %3’ü ve kamu borç sokunun milli gelire oranının %60’sı aşmaması gerektiği üzerine kurgulanmıştır.

Özellikle bütçe açığı ve kamu borç stokuna ilişkin Maastricht Antlaşması ile rasyo olarak belirlenmiş referans değerler, sadece bir giriş koşulu değildir. Bu değerler aynı zamanda üye ülkelerin ekonomi politikalarının uyumlaştırılmasında ve mali disiplinin sağlanmasında işlev görmektedir. Maastricht kriterleri nedeniyle bir ülke Euro Alanı’na dahil olduktan sonra para ve maliye politikalarını Avrupa Birliği gözetiminden bağımsız uygulayamayacaktır.

1997 yılında yürürlüğe giren İstikrar ve Büyüme Paktı, sadece Euro Alanı değil, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin tümünde Maastricht kriterlerine uyumun izlenmesi, ulusal ekonomi politikalarının koordine edilmesi ve bütçe disiplininin sağlanması amaçlarına yönelik olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla İstikrar ve Büyüme Paktı ile üye ülkelerde referans değerlere uyum, Birlik düzeyinde izlenerek ve uyumsuzluk durumunda yaptırım uygulanarak üye ülkelerde mali disiplinin sağlanmasında etkili olması hedeflenmiştir.

Paktın caydırıcı yönü kapsamında, aşırı bütçe açığı prosedürü uygulanır. Bu prosedürün içeriğinde kriterlere uymayan ülkeler için çeşitli yaptırımlar uygulanacağı planlanmıştır. Mali disiplini bozulan ülkeye bütçe açığını gidermesi için tavsiyelerde bulunma, tavsiyelere uymamakta direnmesi durumunda ihtarda bulunma, gerektiğinde Avrupa Yatırım Bankası’ndan kredi alınmasını önleme, hatta para cezası verme gibi yaptırımlar mevcuttur.

İstikrar ve Büyüme Paktı’nın aşırı açık prosedürü uyguladığı ülke sayısı 2009 yılında 22’ye çıkmıştı. 2013 yılı itibariyle de Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin 13’ü aşırı bütçe açığı prosedürüne tabi olmuştu.

Ama İstikrar ve Büyüme Paktı’nın caydırıcı yönü hiçbir zaman yeterli ölçüde etkili olmamıştır. Özellikle 2003 yılında Fransa ve Almanya’nın bütçe açığı kriterini ihlali sonrasında yaşananlar, üye ülkeler üzerinde bütçe disiplinini uygulamayı olanaksız kılmıştır.

Aşırı bütçe açığını düzeltmekte başarısız olan üye ülkeler için öngörülen para cezasının da asla uygulanmamış olduğu dikkate alınırsa, sorunun merkezini yaptırımların neler olduğundan çok, ne ölçüde etkin uygulanabildiği konusu oluşturmaktadır.

Avrupa Birliği ülkelerinin çok önemli bir kısmının, Covid-19 pandemisi öncesinde de zaten mali disiplinleri bozulmuştu (bkz. https://www.binhanelifyilmaz.com/avrupayi-pandemi-krizinde-kuresel-krizin-zehirli-borc-mirasi-vurdu/ ). 2020 sonu itibariyle Birliğin 27 ülkesinin tamamı bütçe açığına ilişkin, 15’i de kamu borç stokuna ilişkin mali kuralı ihlal ettiler.

Ayrıca AB’de Covid-19 pandemisi kontrol altına alınsa dahi uzun bir süre sonra ekonomik iyileşme ivme kazanılabilecek gibi duruyor. Çünkü AB, Covid-19 ile mücadelenin ekonomiyi daraltmasını önlemek için verilen mali desteğin vaktinden önce geri çekilmesinden kaçınılması gerektiği konusunda çok net. Hatta Mart ayının bu ilk günlerinde üye ülkelerde maliye politikasının nasıl kalibre edileceğinin ekonominin durumuna bağlı olacağı, bunu da pandeminin gidişatının belirleyeceği konuşuluyor.

Avrupa Ekonomik Komiseri P. Gentiloni verdiği demeçte, mevcut koşullar altında mali desteklerin azaltılmasının taşıdığı risklerin, çoğaltılmasının ortaya çıkaracağı risklerden daha ağır bastığını ifade etti.

O nedenle Avrupa Birliği şimdi ve tekrar 2022’de kamu borç stokuna ilişkin borçlanma sınırlarından feragat etmeyi planlıyor. Avrupa Komisyonu, bu yılın sonlarında AB maliye bakanları tarafından tartışılmak üzere AB’nin mali kurallarını değiştirmeye yönelik öneriler hazırlıyor. Üye ülkelerin kamu borçlarının milli gelire olan üst sınırının 2022’de ve büyük olasılıkla sonrasında da askıda kalması gerektiğini söylüyor.

Birliğe üye ülke hükümetleri, Covid-19 pandemisi nedeniyle yara alan ekonomik aktivite düzeyini yeniden canlandırma amaçlı ekonomik destek paketleri ile Maastricht kriterlerinin birbiriyle hiç uyuşmadığı üzerinde anlaşılmış durumda. AB’nin borçlanma limitlerini yeniden belirleme konusundaki nihai kararı, Mayıs ayında verilecek.

Bu çerçevede İstikrar ve Büyüme Paktı da gözden geçirilecek. 1997’den günümüze üç kez revize edilen ve her defasında daha karmaşık hale gelen kriterlerin basitleştirilmesi ve doğrudan hükümetlerin kontrolü altındaki göstergelere odaklanması için bir inceleme başlatılmış durumda.

Gentiloni’ye göre, mali kurallar daha orta vadeli olacak şekilde ele alınmalı ve ekonomik büyüme potansiyelini arttıran kamu harcamalarının ise bütçe açığı ya da kamu borç stoku büyüklüğü içindeki yeri değiştirilebilmelidir. Bu haliyle yeni mali kuralların ana hedefi, ancak orta vadeye odaklanarak elde edilebilecek sürdürülemez kamu maliyesi yörüngelerini önlemek olacak gibi.

AB, kamu borçlarına ilişkin kriterin oldukça katı ve döngüsel bir şekilde kendi kendini yenilgiye uğratan bir düzenlemeye yol açtığını kabul etmişe benziyor.

Görünen o ki, AB askıya almayı planladığı ekonomik ve mali gücü simgeleyen mali kuralları nedeniyle, sanki teslim bayrağı çekmek üzere.

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz

4.3.2021

HAZİNE’NİN İÇ BORÇLANMASINDA EN BÜYÜK ALACAKLI: BANKACILIK KESİMİ

Hazine, iç borçlanma yoluyla bankacılık kesimi, birey ve firmalar, kamu kurumları ve tasarruf kurumlarının finansman fazlalarını kendine transfer eder. Böylece tüm bu kesimler iç borçlanmada Hazine’ye kaynaklık etmiş olur. Her bir kaynağın iç borçlanmadaki rolü, makroekonomik göstergeler üzerinde birbirinden farklı etkiler yaratır.

Hazine’nin ihale yöntemiyle borçlanmaya başladığı 1985 yılından günümüze kadar borçlandığı kesimler içinde en önemli pay, bankacılık kesimine aittir.

Bankalar, Türkiye’de finansal sistemin en önemli unsurudur. Bankaların kâr yollarından biri devletin iç borçlanmasına kaynaklıktır. Özellikle piyasa faiz oranlarının yüksek olduğu uzun yıllar yoğun bir biçimde DİBS satın alarak hem Hazine’nin nakit sıkıntısını gidermiş hem de kâr elde etmişlerdir.

  1. Hazine DİBS’lerinin Alıcısı Olarak Neden Bankalar Ön Planda?

Türkiye’de faaliyetine devam eden banka sayısı 54’tür. Bu bankaların 12’si Mevduat bankasıdır. Mevduat bankalarının 3’ü kamu, 9’u özel sermayeli bankadır.  Yabancı sermayeli banka sayısı 21’dir. Yabancı sermayeli bankaların 16’sı Türkiye’de kurulmuş iken 5’i Türkiye’de şube açan banka statüsündedir. Ayrıca 14 adet Kalkınma ve Yatırım bankası ile 6 adet Katılım Bankası ve bir de TMSF’ye devredilen banka bulunmaktadır.

İç borçlanmanın yıllar itibariyle artışı, bankaları ve özellikle sistemin güçlü aktörlerinden seçilen piyasa yapıcı bankaları adeta “DİBS müşterisi” konumuna getirirken, Türkiye’de Hazine’nin DİBS sahipliğinde bankaların ön planda olmasının temel nedenleri şunlardır:

  • Hazine, kısa vadeli fon ihtiyacını karşılık durumları uygun olduğunda ellerinde atıl fon bulunan bankalardan karşılarken, bankacılık sisteminin yasal düzenlemelerine göre bu kesim topladıkları mevduat ve/veya yedek akçeleri ile olası zarar karşılıklarının belli bir yüzdesini TCMB’deki devlet tahvilleri hesabına yatırmak durumundadır.
  • Hazine, piyasayı kontrol etmek ve/veya ticari kredileri kısmak amacıyla bankalara DİBS satar. Ekonominin durgunluğa girdiği ve bankalarda kredi işlemlerinin az olduğu dönemlerde, iç borçlanma aracılığıyla bankalarda atıl duran ve işletilmeyen fonlar Hazine’ce alınarak ekonomiye aktarılmış olur.
  • 1985 yılı ortasından itibaren Hazine’nin ihale yöntemine geçmesiyle DİBS ihracı düzenli hale geldi ve iç borçlanma miktarı da yıldan yıla artış gösterdi. İç borç stokunun milli gelir içindeki payı 1985 yılında %15’ten 2001’de %50’ye kadar çıktı.
  • Piyasa yapıcılığı sistemi ile bankalar, elde ettikleri haklar ve üstlendikleri yükümlülükler çerçevesinde düzenli olarak DİBS almaya başladılar. Bu sistem piyasa yapıcı bankaların düzenli DİBS ihalelerine girmesini gerektirdi ve bankalar en büyük DİBS alıcısı olmaya devam etti.
  1. Bankaların 1987-2007 Yıllarında Hazine İç Borçlanmasına Kaynaklık Serüveni (bkz. Grafik 1)
  • 1987-2007 yılları arasında DİBS alıcısı olarak bankacılık kesiminin payı, ortalama %80 olarak gerçekleşti.
  • Her ne kadar 1992 yılı sonrasında halka doğrudan satış uygulaması başlamışsa da bankacılık kesimi birincil piyasada DİBS’lerin en önemli alıcısı olmaya devam etti. Halka doğrudan satışın yaygınlaştığı 1993 ve 1994 yıllarında birey ve firmaların iç borçlanmada payı bir miktar arttı.
  • 1994 ve 2000-2001 krizleri bankacılık kesiminde iflasları getirdi. Görev zararları sonucu bu yıllarda iç borç stokunda bankaların payında azalış ortaya çıktı.
  • 2001 yılında Kamu bankalarının görev zararları ve TMSF kapsamındaki bankaların ihtiyacı için yoğun bir şekilde özel tertip tahviller ihraç edildi. Bu senetlerin faiz yükü 2002 yılı bütçesine yansıdığından 2002 yılında iç borç stoku da önemli ölçüde arttı ve iç borç stokunun nakit-nakit dışı yapısı bozuldu.
  • 2001 krizi ile beraber TMSF’ye devredilen bankalar nedeniyle Kamu kurumlarının payında artış yaşandı. Bu dağılıma 2001 yılındaki görev zararları nedeniyle ihraç edilen senetlerin kamu kesimince alınması etki yaptı.
  • DİBS’lerin satışında aracılık edecek olan sektörün önde gelen bankalarıyla oluşan piyasa yapıcılığı sistemi 1999 yılında yürürlüğe girdi. Uygulama Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizi ile birlikte aksadıktan sonra 2001 Ağustos ayından itibaren sürekli hale geldi. Piyasa yapıcılığı sistemi sayesinde DİBS’lerin sahipliğinde bankaların payı artmaya devam etti.
  • Ancak 2000-2001 krizlerinin ardından piyasa yapıcı bankalar menkul değerler cüzdanlarını daraltıp giderek daha düşük miktarda DİBS’lerden oluşan menkul değeri aktiflerinde tutmaya başladılar. 2003 sonrasında ise piyasa yapıcı bankalar düzenli bir şekilde DİBS alımına devam etmelerine ve ihale alım performansları iyi gitmesine rağmen bu kez DİBS faizlerinin düşmeye başlaması kârlılıklarını etkiledi.

Grafik 1. İç Borçlanmanın Alacaklılara Göre Dağılımı (Yurtiçi Yerleşikler İçindeki Pay) (1987-2020)

Kaynak: T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Hazine İstatistikleri ve Merkezi Yönetim İç Borç İstatistikleri.

  1. Bankaların 2008-2020 Yıllarında Hazine İç Borçlanmasına Kaynaklık Serüveni (bkz. Grafik 2)
  • 2008-2020 yılları arasında DİBS alıcısı olarak bankacılık kesiminin payı, ortalama %70 civarında gerçekleşti. 2008 Küresel krizi sonrasında da piyasaya verilen borçların en büyük alıcısı yine bankalar oldu.
  • Bankacılık dışı kesimde yer alan birey ve firmaların toplamdaki payı 2014-2017 yılları arasında artsa da bankaların payı %60 civarındaydı. Dolayısıyla iç borç stokunun alacaklıları arasında küresel kriz öncesinde olduğu gibi 2020’deki pandemi krizinde de en yüksek pay bankacılık kesimine ait oldu.
  • DİBS alıcısı Menkul Kıymet Yatırım fonlarının iç borç senetleri sahipliği, 2018 yılı sonrasında artış gösterdi.
  • Ancak daha da önemlisi 2020 yılında Merkez Bankası’nın Hazine’ye kaynaklık etmesi sonucu Merkez Bankası’nın iç borç stokunun alacaklıları arasındaki payı yükselişe geçti. Bu pay, bir önceki yıla oranla üç kat arttı.

Grafik 2. İç Borçlanmanın Alacaklılara Göre Dağılımı (Yurtiçi Yerleşikler İçindeki Pay) (2008-2020)

Kaynak: T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Hazine İstatistikleri ve Merkezi Yönetim İç Borç İstatistikleri.

  1. Hangi Bankalar “Büyük” Alacaklı?

Hazine’nin iç borçlanmasında en önemli alacaklıların bankalar, özellikle de piyasa yapıcı bankalar olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak bankaların sermaye yapıları, kamu ya da özel banka olup-olmadığı da hem Hazine’nin borçlanma alışkanlığı ve maliyeti hem de bankaların aktif yapıları üzerinde önemli etkiler bırakacağından ayrıca incelemekte fayda var (bkz. Grafik 3 ve 4):

  • 2008 sonrası DİBS’lerin bankacılık kesimi içinde esas alıcısı, Özel bankalar ile Kamu bankaları oldu.
  • 2015 yılı sonrası yerli sermayeli çoğu bankanın yabancı sermayeli bankalar tarafından satın alınmasıyla iç borçlanma senetlerine sahiplikte yabancı bankaların payı yükselirken yerli bankaların payı azalmaya başladı.

Grafik 3. İç Borç Stokunun Alacaklıları (Bankacılık Kesimi İçindeki Pay) (2008-2020)

Kaynak: T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Hazine İstatistikleri ve Merkezi Yönetim İç Borç İstatistikleri.

  • Bankacılık kesiminde DİBS sahipliğinde payı en düşük olanlar Kalkınma ve Yatırım bankaları ile Kalkınma bankalarıdır. Ancak Katılım bankalarının payı 2018 yılı sonrası yükselişe geçti. Payı artan Katılım bankaları, kamu sermayeli katılım bankalarıdır.
  • Son üç yılda iç borç stokunda %100’lük artış yaşanırken Kamu bankalarının senet sahipliğinde dikkat çekici bir artış ortaya çıktı.
  • Kamu bankalarının iç borç alacaklısı olarak bankacılık kesimindeki payı 2019’da %44 ve 2020’de %51,5 olarak gerçekleşti.

Grafik 4. DİBS Sahipliğinde Kamu Bankalarının Payı (DİBS/Finansal Varlıklar)

Kaynak: Türkiye Bankalar Birliği.

Son yıllarda DİBS sahipliğinde artan payı ile dikkat çeken Kamu bankalarının (Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankası) finansal varlıkları içindeki devlet borçlanma senetlerinin payı Grafik 4’den görülebilir.

2017 sonrası ekonomide yetersiz büyüme, dolarizasyon ve dış kaynaklara ulaşmada yaşanan güçlükler ve 2020 pandemi yılı nedeniyle iç borçlanmada rekor kıran Hazine’nin nakit sıkışıklığını Kamu bankaları sayesinde hızla çözüme kavuşturma yoluna gittiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kamuyu fonlama görevi 2017 yılıyla beraber Özel bankalardan Kamu bankalarına geçmiş durumdadır.

Kamu bankalarının aktiflerinde DİBS’lerin payı giderek arttığında, aktif kalitesi bozulur ve kırılganlığı artar. Söz konusu menkul değerlerin piyasalardaki dalgalanmalara duyarlılığı sonucu vade riskini yüklenen bankaların, özellikle açık pozisyon ya da kısa vadeli fonlama yöntemleri ile bu menkul değerleri fonlaması sonucu, 1994 ve 2000-2001 krizlerindeki sonuçlarla karşılaşılabilir. O nedenle de Kamu bankalarının görev zararları ortaya çıktığında zararın toplumsallaşması riski vardır.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

18.2.2021

AVRUPA’YI PANDEMİ KRİZİNDE KÜRESEL KRİZİN ZEHİRLİ BORÇ MİRASI VURDU

Son yıllarda şahit olduğumuz krizlerin en önemlileri, 2008 küresel krizi ve 2020 pandemi krizidir. Avrupa Birliği’ne (AB) üye ülkeler, hem bu krizlerden etkilenme kanalları hem de birlik içerisinde kendine has çözüm önerileri ile dikkat çekiyor.

Ancak Birliğe üye ülkelerin çoğu küresel krizden itibaren yüksek borçlu bir geleceğe doğru ilerliyor. Alınan para ve maliye politikası önlemleri ile borç stokları azalmadığı gibi büyüme oranlarında da ivme kaybettiler.

Avrupa’nın kamu borç stokuyla uzun yıllardır devam eden birlikteliği ve bu borçları eritememelerinin kökeninde, büyüme oranlarındaki gerileme belirleyicidir. Öncelikle büyüyen ekonomilerde borçların geri ödenmesi kolaylaşır. Ayrıca bir ülkenin borçluluk düzeyinin en önemli göstergesi olan Kamu Borç Stoku/GSYH rasyosunda, paydada yer alan GSYH’de küçülme ortaya çıktığında borç miktarı artmasa bile bu rasyo büyüyecektir. O nedenle Birliğin yüksek borç stokuyla birlikteliğini ifade etmeden önce, büyüme oranlarının seyrine bakmak gerekir:

Grafik 1. Küresel Kriz Öncesi ve Pandemi Krizi Öncesi 5 Yıllık Büyüme Ortalamaları

Kaynak: AMECO database.

  • AB’nin küresel kriz öncesi 5 yıllık büyüme ortalaması %2,4 iken pandemi krizi öncesi %2,2’ye inmiş durumda.
  • Euro Alanı’nda da bu ortalama %2,2’den %1,9’a indi.
  • Birliğin güçlü ekonomilerinden Almanya, Hollanda ve Danimarka’nın pandemi krizi öncesi beş yıllık büyüme ortalaması, küresel kriz öncesindeki beş yıllık ortalamaya göre daha yüksek. Bu ülkeler küresel krizden güçlenerek çıktılar.
  • PIIGS (Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan, İspanya) ülkeleri özelinde İrlanda ve Portekiz hariç İtalya, İspanya ve Yunanistan ekonomileri küresel kriz öncesi elde ettikleri büyüme başarılarını pandemi krizi öncesinde kaybettiler.
  • Birliğin küçük ekonomileri olarak Malta ve Macaristan, pandemi krizi öncesinde küresel kriz öncesindeki büyüme ortalamasının üzerine çıkmayı başardılar.
  • AB’nin 2004 yılında gerçekleştirdiği “Doğu Avrupa Genişlemesi”ne dahil ülkelerin çoğu (Çekya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya ve Slovenya) pandemi krizi öncesinde, küresel kriz öncesindeki büyüme oranlarından oldukça uzaklaştılar. Zaten Letonya, Litvanya ve Estonya 2009 yılında %15 civarında küçülmüş ekonomilerdi. Birliğin bu çevre (periferi) ülkeleri, küresel krizin yarattığı ihracat kaybını telafi etme fırsatını bulamadan pandemi kriziyle karşı karşıya kaldılar.

Demek ki AB’de pandemi krizi öncesinde sadece kamu borçlarının değil, büyüme oranlarının üzerinde de hala 2008 küresel krizinin etkilerinin var olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla Birlik ülkeleri pandemi krizine tatmin edici olmayan büyüme rakamlarıyla yakalandılar.

Grafik 2’den AB ülkelerinin pandemi krizi öncesi borç yükü üzerinde 2008 küresel krizinin etkileri görülebilir. Bu zehirli borç mirası açısından Avrupa ülkelerinin durumu şöyle:

  • AB’nin küresel kriz öncesi 5 yıllık kamu borç stoku/GSYH ortalaması %66 iken, pandemi öncesindeki 5 yıllık ortalaması %83’e tırmanmış durumda. Euro Alanı’nınki ise %90.
  • Pandemi öncesindeki 5 yıllık kamu borç stoku/GSYH ortalaması Yunanistan’ın %178, İtalya’nın %135, Portekiz’in %126 ve İspanya’nın %98 olarak gerçekleşti. Pandemi kriziyle beraber bu ülkelerin kamu harcamaları da artmaya devam ettiği için borç yüklerinin azalma ihtimali çok düşük.
  • Birliğin güçlü ekonomilerinden Almanya ve Fransa’nın küresel kriz öncesindeki 5 yıllık kamu borç stoku/GSYH ortalaması Maastricht kriterini ihlal edecek seviyeye ulaştı. Almanya’nın kamu borç stoku/GSYH oranı pandemi öncesi değişmezken Fransa’nın ihlali devam ediyor.
  • “Doğu Avrupa Genişlemesi” ile Birliğe katılan çevre ülkelerin (periferi) kamu borç yükleri her iki kriz öncesi dönemde de diğer gelişmiş ülkelere göre çok düşük düzeyde kaldı.

Grafik 2. Küresel Kriz Öncesi ve Pandemi Krizi Öncesi 5 Yıllık 

Kamu Borç Stoku/GSYH Ortalamaları

          Kaynak: AMECO database.

Pandeminin ilk yılı olan 2020 yılı geride kaldı. Peki Avrupa’nın kamu borç stoku karnesi nasıl? Grafik 3’den görülebilir:

  • AB’nin kamu borç stoku/GSYH oranı %95’e ve Euro Alanı’nınki %103’e çıktı.
  • Birliğin kurucularından olup Avrupa borç krizinde adı çok anılmasa da borç yükü ile dikkat çeken bir başka ülke, Fransa’dır. 2020’de kamu borç stoku/GSYH oranı %115’e kadar çıkacak gibi duruyor.
  • AB’ne “Doğu Avrupa Genişlemesi” ile katılan Bulgaristan, Çekya, Estonya, Litvanya, Letonya, Romanya ve Slovakya gibi mali disipline sahip küçük ekonomilerin kamu borç yükleri hala Maastricht kriterine uygun.
  • İtalya ve Yunanistan’ın kamu borçları yükseliş yönünde yarış halinde.
  • İspanya’nın kamu borç stoku/GSYH oranı son 10 yılda %115 arttı.
  • Yunanistan’ın kamu borç stoku/GSYH rasyosunun %196’ya çıkacağı tahmin ediliyor. İtalya için ise bu oran %159’a tırmanacak. AMECO projeksiyonlarına göre bu ülkelerin 2021’de borç yükleri sadece 3-4 puan gerileyebilecek.
  • Dolayısıyla PIIGS ülkelerinin 2009 yılında görünen kamu borç yükleri “buzdağının sadece görünen kısmı”ymış.
  • Avrupa borç krizinde bir PIIGS ülkesi olarak kabul edilen İrlanda’nın kamu borç yükü/GSYH rasyosu, bu ülkenin 2015 yılındaki %25’lik büyüme oranı ve izleyen yıllarda elde edilen bütçe fazlalarıyla düşüşe geçti.
  • Belçika ve Güney Kıbrıs ise 2009 yılından bu yana bir türlü azaltamadığı kamu borç yükleri ile dikkat çekmekte.

Grafik 3. Kamu Borç Stoku/GSYH – 2020

Kaynak: AMECO database.

Görüldüğü üzere genelde Avrupa ve özelde PIIGS ülkeleri çok önemli bir borç krizi içerisinde. Pandemi krizinin başladığı 2020 yılında küresel krizin borç yükünü hala taşıdıkları anlaşılıyor. Bir başka deyişle pandemi krizine küresel krizin yüksek kamu borcunun zehirli mirası ile yakalandılar. Küresel krizin olumsuzluklarıyla mücadele ederken pandemi krizine kadar geçen 10 yılı aşkın sürede başarı sağlayamadıkları ortada.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

10.02.2021

RUSYA VE ARJANTİN YÜKSEK SERVETİ VERGİLİYOR

Savaş, doğal afet ve salgınlar, bazı kesimler için yıkıcı sonuçlar yaratıyor, bazı kesimlerin de kârlarını beklentilerinin üzerinde arttırıyor. Her iki kesim aynı toplumda, değişen ödeme güçleriyle biraradalar.

COVID-19 pandemisinde olduğu gibi normal dönemlerden farklı bir gelir-servet dağılımı ve finansman ihtiyacı söz konusu. Artık ülkeler birer birer, tek seferlik servet vergileriyle; krizde servetini arttıranları vergileyip bütçeye kaynak yaratma ve servet dağılımında adaleti sağlama amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar.

Kasım ayında Rusya, Aralık ayı başında da Arjantin, servet vergisi kanunu çıkardılar, 2021’de tahsil etmeye başlayacaklar. 

Rusya, son yıllarda petrol fiyatlarındaki düşüş ve rublenin değer kaybı dışında büyüyen bir ekonomiye sahip. Enflasyon oranı %11, ağır borç sorunu yaşayan gelişmiş ülkelere nazaran şaşırtıcı bir biçimde kamu dış borç stoku/GSYH oranı sadece %30. Pandemi nedeniyle bu yıl yaklaşık %10 küçülmesi bekleniyor.

Arjantin, Latin Amerika’nın 3. büyük ekonomisi. Ancak IMF’nin kurtarma operasyonları ve borç yapılandırmaları ile sık sık gündeme geliyor. Tarihi iflaslarla dolu. Enflasyon oranı %43, kamu dış borç stoku/GSYH oranı %100’e yaklaşıyor. Pandemi nedeniyle bu yıl %7,5 küçülmesi bekleniyor.

Ekonomik ve sosyal istikrarsızlıkları birbirine çok benzemese de her iki ülke pandemiden maddi ve manevi olarak büyük yara aldılar. Bu yaraları sarmak için yürürlüğe koymaya başladıkları vergilerin özellikleri şöyle:

Arjantin’in Milyoner Vergisi;

  • 2,4 milyon $ – 36 milyon $ arasında serveti olanlar vergi mükellefi olacak.
  • Vergi, artan oranlı tarifeye sahip. Oranlar, %2 ile %3,5 arasında değişiyor.
  • Daha zengin olanlar daha çok vergi ödeyecek.
  • Ancak vergi matrahı üst sınırı 36 milyon $, bu tutar üstünde serveti olanlar???
  • Ülke dışında, özellikle Uruguay’da serveti bulunanlar için vergi oranı %5,25 olacak.
  • Verginin konusu finansal olan ve olmayan (gayrimenkul) kayıt altındaki servet. Bu vergi tüm servet unsurlarını kapsadığı için genel nitelikli bir vergiye benziyor.

Rusya’nın Robin Hood vergisi;

  • Tek oranlı tarifeye sahip.
  • 1 milyon rublenin üzerindeki banka hesaplarının faiz gelirleri vergilendirilecek.
  • Vergi oranı, %13.
  • Finansal kuruluşlarda kayıt altındaki varlıkların getirisi üzerinden alınacak bir vergi.
  • Daha çok menkul sermaye iradından alınan gelir vergisinin oranı arttırılmış gibi duruyor.
  • Bu vergi tüm servet unsurlarını kapsamadığı için özel nitelikli bir servet vergisi.

Tüm servet unsurlarını kapsamazsa irat ve adalet beklemek hata olur…

Çünkü servet vergilerinin niteliği ve yapısı hem Hazineye irat sağlama hem de servet eşitsizliklerini giderme amaçlarına ulaşma şansını etkiler, aksi durumda toplumun tepkisini çekmekten başka sonuç yaratmaz.

Servet vergileri gayrimenkul, menkul kıymet, banka hesabı, ticari sermaye (intikal halinde), yabancı para gibi tüm servet unsurlarını kapsarsa genel nitelikli olur. Eğer genel nitelikli değil, özel nitelikli ise, yani bazı servet unsurlarını vergileyip diğerlerini kapsamıyorsa hem beklenen gelir elde edilemez hem de daha büyük adaletsizliklere yol açar. Servet unsurları vergilendirilen alandan kolaylıkla vergilendirilmeyen alana geçer.

Hatta servet unsurları vergilendirilmediği başka ülkelere de gider. O nedenle küresel servet vergilerini önerenler vardır. Elbette her ülkenin birbiriyle finansal bilgilerini paylaşmasını sağlayacak düzenlemelerin olması şartıyla…

Amaç gelir elde etmek mi, eşitsizliği gidermek mi? Yoksa…

Genel olarak servet vergilerinin vergi gelirleri içindeki payı oldukça düşüktür. Belçika ve Lüksemburg’da bu pay yaklaşık %8-9, İngiltere’de %12 olsa da Türkiye’de %2-4 aralığında değişiyor (MTV %2,5, V.İ.V. %1 – Emlak Vergisi hasılatı ise belediye gelirleri içindedir).

Ama olağanüstü dönemlerin bir defaya mahsus uygulanacak servet vergileri oldukça rantbaldır. Örneğin Türkiye’de 1942-1944 arasında uygulanan Varlık Vergisi, ilk yılında bütçe gelirlerinin yarısından fazlasını sağlamıştı.

Arjantin yeni servet vergisinden yılda 3,8 milyar $ elde etmeyi planlıyor. Milli gelirin yaklaşık binde 8,5’ine denk geliyor.

Rusya ise bu vergiden 1,5 milyar $ hasılat bekliyor ve bu tutar ülke milli gelirinin binde 1’i bile değil.

Anlaşılan bu vergilerle yüksek bir vergi hasılatı sağlanamayacak. Ayrıca yaptığım hesaplama, yükümlünün vergiden kaçınmadığı ya da hükümetlerin muafiyet, istisna, indirim oranlarından zenginlerin faydalandırılmadığı varsayımı altındadır. Böyle sübjektif düzenlemeler yapılacaksa gelir elde etme ve eşitsizlikleri giderme amaçları zedelenir.

Ancak servetin kaynağındaki tasarruf, aynı zamanda yatırımları finanse eder. Gönüllü tasarrufların ağır vergilendirilmesi yatırımlar düzeyini düşürür. Bu durumun hem istihdam hem sermaye birikimi artışı hem de ekonomik büyüme üzerinde olumsuz etkileri vardır. Unutmamak gerek. Büyüme oranından fedakârlık yapmayı hiçbir ülke kabul etmez.

Zenginden alıp yoksula vermek…

Rusya ve Arjantin’de servet vergisinden elde edilecek gelirlerin salgından etkilenen yoksullara ve KOBİ’lere aktarılması planlanıyor. Ülkelerin bütçe mevzuatları uygun olduğu takdirde, olağanüstü nitelikte bir defaya mahsus alınan bu servet vergilerinin iradı, belli bir fon yaratılarak bu alana tahsis edilebilir.

Böyle bir vergi Türkiye’de olsa, vergi gelirleri ortak bir havuzda toplanıp tüm kamu harcamalarına aktarıldığından, herhangi bir vergi herhangi bir harcamaya tahsis edilemeyecektir-Deprem vergisinde olduğu gibi (5018 sayılı KMYKK m.13/g). O nedenle Rusya ve Arjantin’deki gibi zenginden alıp yoksula verilmesini engelleyen bir düzenleme bizde mevcut.

Olağanüstü şartların gerçekleştiği ve toplumun kenetlendiği dönemlerde yükümlüler bir defalık fedakârlık yapabiliyor. Aksi durumda serveti normal zamanlarda yüksek vergilemek zordur. Türkiye’de Aralık 2019’daki yasal düzenlemeyle bir servet vergisi olarak hayata geçmesi planlanan Değerli Konut Vergisinin, yüksek vergi yükü, değerleme sorunu ve tarife yapısındaki hata vb nedenlerle henüz uygulanmadan iptal edildiğini biliyoruz.

Servet geniş kitlelere yayılırsa, yüksek vergilemeye gerek kalmaz. Aksi halde zengin sayısı artan ülkelerin yoksullaşma ihtimali yükselmeye devam edecektir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

7.12.2020

MERKEZ BANKASI’NIN FAİZ KARARINI BEKLERKEN… FAİZ-KUR-ENFLASYON İLİŞKİSİ

 

Ekonomik istikrarsızlıklar, toplum refahını azaltıcı en önemli etkendir. Ekonomik istikrarsızlarla mücadelede Para ve Maliye politikası araçları kullanılır. Çoğu ülkenin çözüme kavuşturduğu enflasyon, bir ekonomik istikrarsızlık türüdür. Para politikası kurumu olan Merkez Bankalarının, TCMB’de olduğu gibi, temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır.

Merkez Bankaları, amaç bağımsızlığına ulaşmada araç bağımsızlığına sahip olacak şekilde piyasadaki likidite ihtiyacının karşılanması amacıyla bankaları fonlar ve faiz oranını şekillendirir. Bunun için Merkez Bankası’nın faiz politikasıyla ilgili çok önemli bir araç seti vardır. Başta politika faizi olmak üzere, gecelik işlemlerde uygulanan gecelik faiz ile Geç Likidite Penceresi (GLP) faizi gibi.

Grafik 1. TCMB Ortalama Fonlama Faizi – TCMB Toplam Fonlama Miktarı

Kaynak: TCMB, Elektronik Veri Dağıtım Sistemi.

Yukarıdaki grafikte para politikası enstrümanlarıyla yapılan fonlama miktarlarının toplamı, mavi taralı alanla gösteriliyor. Bu enstrüman setinin farklı vadelerde (gecelik, haftalık vb.) yapılan fonlamanın faizlerinin ağırlıklı ortalaması olan TCMB ortalama fonlama faizi, siyah çizgi ile gösteriliyor. 2019 Ağustos – 2020 Ağustos ayı arasındaki dönemde TCMB ortalama fonlama faizi düşüş seyri dikkat çekici. Nisan 2020’den itibaren faiz oranı düşerken fonlama miktarı yükseliyor. Bu durum Ağustos 2020 sonrası tersine dönüyor.

TCMB’nin faiz kararı ve piyasayı fonlama miktarının görünümünü, ayrıca enflasyon ve kur gibi makroekonomik göstergeler üzerinde ortaya çıkardığı etkileri hepimiz yakından izledik. Neler oldu?

2018 yılının ilk çeyreği sonrasında başlayan kurdaki yükseliş ve kur geçişkenliği nedeniyle artan enflasyon ortamında TCMB faiz oranlarını arttırmıştı. 2018 Ağustos – 2019 Ağustos boyunca TCMB’nin yüksek faiz politikası enflasyonu %25’lerden tek hanelere geriletmiş, $ kuru 7 TL’ye yaklaşmışken 6 TL’nin altına inmişti. Dolayısıyla yüksek faiz, enflasyonu ve kuru düşürmede etkili olmuştu.

Ardından Ağustos 2019’da değişen TCMB başkanlığı sonrası Ağustos 2020’ye dek faiz oranı kademeli olarak indirildi, bu ortamda yabancı yatırımcı için cazip olmaktan çıkan TL değer kaybetmeye başladı. Pandemi, yabancı sermaye çıkışı, Hazine ve özel sektörün döviz yükümlülüklerindeki artış, hem kuru hem de enflasyonu yukarı doğru hareketlendirdi. Dolayısıyla düşük faiz politikası, hem kur hem de enflasyon artışını frenlemedi.

Grafik 2. Dolar Kuru ve Enflasyon

Kaynak: TCMB, Elektronik Veri Dağıtım Sistemi.

Ekonomide 2020 yılı ikinci çeyrekte beklenenin üstünde bir küçülmeyi göze almamak için TCMB’nin faiz indirimiyle 2020 yaz döneminde şunları yaşadık;

Düşük faiz oranı artan kredi genişlemesine yol açtı. Artan talep fiyatlar genel düzeyini yükseltti,

Tasarruf-faiz oranı arasındaki ters orantılı ilişki nedeniyle değeri düşen TL’ye talep olmadı ve tasarruf oranı azaldı,

 TL’nin değer kaybı yabancı yatırımcı tarafından olumsuz algılandı ve yabancı sermaye çıkışı finansman sorunu yaratarak döviz kurunu yükseltti,

 Tüm kesimlerin yakından izlediği gibi 2020 yılının çok önemli bir bölümünde gelişmekte olan ülkelerin para birimleri $’a karşı değer kazanırken, TL değer kaybetti,

 Yatırım-faiz oranı arasında doğru orantılı ilişki olmasına rağmen düşük faizli krediler, yatırımları finanse etmekten çok yurt içi tüketime, ucuz paranın bollaştığı bu ortamda döviz ve hisse senedi piyasasına rağbeti arttırdı,

 Kurun yükselişi, değersiz TL’den kaçan meblağların dövize yönelmesine yol açtı ve kur daha da yükseldi,

 Kurdaki artış, geçişkenlik etkisinden dolayı enflasyona sebep oldu.

Son olarak Ağustos 2020 ortasından itibaren TCMB ilave likidite olanaklarını kademeli olarak azaltmaya başladı. 13 Ağustos 2020 tarihinden itibaren TCMB ağırlıklı ortalama fonlama faizi kademeli olarak yükselerek TCMB gecelik borç verme faiz oranının üzerinde oluşmaya başladı. TL ve yabancı para zorunlu karşılık oranlarını arttı. Bu kararların etkisini izlemekteyken yeniden TCMB başkanı değişti.

Faiz-enflasyon ilişkisinde, enflasyona neden olan faktörlerin, enflasyonun talep ya da maliyet kaynaklı olarak adı konmadığında, Merkez Bankasının faiz indirimi/arttırımı, sorunu çözmek yerine karmaşıklaştırıyor.

Sonuç olarak; faiz düzeyinin enflasyonla sonuçlanması değil, enflasyonun varlığının faizi bir sonuç olarak karşımıza çıkarması üzerinde düşünmek ve buna göre önlemler almak gerekiyor.

Ayrıca döviz kurundaki yükselişin enflasyonu tetiklemesinin kaynağında finansman sorunu var ve bu sorun tasarruf yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, yapısal reformlara da zaman yoksa, para politikası sıkılaştırılmalı mı? Evet… Politika faizi olan haftalık repo faizinin 500 bp arttırılması ve bunun şeffaf, istikrarlı bir şekilde yapılması…

O nedenle 19 Kasım’daki PPK kilit öneme sahip. Şimdiden beklentiler satın alınmaya başlandı. Aksi halde yabancı sermaye çıkışının hızlandığı dönemde gevşetici yönde verilecek politika tepkisi, ekonomik faaliyet düzeyinde bozulmaya sebep olur ve TL’deki değer kaybına bağlı olarak hem enflasyon yükselir, hem talep zayıflar ve tüm bunlar da ekonomik büyümeye sekte vurur.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

15.11.2020

REEL FAİZDE GELİŞMELER – 1 : REEL FAİZİNİZİ KAÇ ALIRSINIZ?

 

Bir banka şubesinde vadeli hesap açtırmak isteyenlerin cevabını merak ettikleri en önemli sorular şunlardır: “Banka yüzde kaç faiz veriyor? Faiz gelirine uygulanan stopaj yüzde kaç? Vade sonunda tasarrufumun gerçek getirisi ne olacak?” Tüm bu sorulara bankanın cevabı da, “reel faizinizi kaç alırsınız?”

Bugünkü tüketimden vazgeçerek borç verenler/tasarruf ve yatırıma aktaranlar için bir fırsat maliyeti, diğer adıyla bir beklenti ortaya çıkar. İşte faiz, bugünkü tüketimden vazgeçenlerin beklentileri ve karşılığıdır.

Ekonomide fon talep edenler ile arz edenler arasındaki denge, piyasa faiz oranını belirler. Faiz oranı; tasarruf ile doğru, yatırım ve tüketim ile ters orantılıdır. Yüksek faiz oranı tasarruf güdüsünü, tasarrufun bankada değerlendirilme talebini arttırır. Ancak kredi faiz oranı yüksekse tüketiciler ve yatırımcılar için yeni kredi olanakları daha pahalı hale geleceğinden tüketim ile yatırımlar üzerinde negatif etki ortaya çıkar. Tersine düşük faiz oranı tasarruftan vazgeçilmesine neden olur, tüketimi canlandırır, ekonomide beklentilerin iyileştiği, güvenin sağlandığı ortam varsa yatırımların ve üretimin artışını beraberinde getirir.

Bir bankanın mudisine mevduatı karşılığında ödediği faiz, nominal faiz oranı olmakla beraber bir menkul sermaye iradı olan faiz geliri gelir vergisine tabi olduğundan vergi sonrası hesaplanan faize, net nominal faiz oranı denir. Ancak risk priminin ve enflasyonun yüksek olduğu ekonomiler için nominal faiz oranı yerine reel faiz oranı daha büyük önem taşır. Çünkü enflasyon oranı yükseldikçe belli bir faiz oranı üzerinden getiri beklentisi azalır. Özellikle fiyat düzeyindeki artış ile nominal faiz oranı eşit ise yatırımcı hiçbir getiri elde edemez. Bu durumda reel faiz “0”dır. Enflasyon oranı nominal faizden ne kadar yüksekse, negatif reel faiz o kadar artar.

Tasarruftan elde edilecek getirinin belli bir vadesi olduğundan, vade sonundaki nominal faiz oranı ile vade sonunda beklenen enflasyon oranı, reel faizin belirleyicisi olacaktır. O nedenle enflasyon ve olumsuz bekleyişler nedeniyle önem kazanan reel faiz oranı şu şekilde hesaplanacaktır:

Reel Faiz Oranı= ((1+Nominal Faiz Oranı) / (1+Enflasyon Oranı))-1

Ağustos 2019’dan itibaren TCMB Başkanının da değişimiyle beraber TCMB politika faizinde aşağı yönlü seyir hızlandı. Buna paralel olarak mevduat faizleri de düşüş göstermeye başladı (Grafik 1). Ancak bu iniş trendine enflasyon oranı dahil olmadı, aksine Kasım 2019’dan itibaren çift hanelere yükseldi (Grafik 2).

Grafik 1. TCMB Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyeti – Üç Aylık TL Mevduat Faiz Oranı

Kaynak: TCMB, EVDS

Merkez Bankası’nın gerçekleştirdiği faiz indirimleri, reel faizi önce “0” noktasına kadar taşıdı. Nominal faiz oranı ile enflasyon oranı arasındaki makas açıldıkça da reel faiz negatife dönmeye başladı. TL mevduatta reel faiz oranı Haziran 2020’de -%4, Temmuz’da -%3,2 ve Ağustos’ta -%1,3 olarak gerçekleşti (Grafik 2).

Grafik 2. Üç Aylık TL Mevduat Faiz Oranı – TÜFE Yıllık % Değişim

Kaynak: TCMB, EVDS

Reel faizin şeffaf bir şekilde hesaplanması ve belirlenmesi, enflasyon oranının (TÜFE) en doğru şekilde bilinmesi/tahmin edilmesine bağlıdır.

TÜİK’in TÜFE ile ilgili metaverilerine göre TÜFE veri kaynakları; Hanehalkı Bütçe Anketi, kurumsal nüfus, bireysel tüketim harcamaları anketi, turizm anketi ve idari kayıtlardan elde edilen harcama ve ciro bilgileridir (cep telefonu-sabit telefon görüşme ücretleri, şans oyunları, sigortalar vs). Bu bilgiler ağırlıklandırılarak enflasyon verileri elde ediliyor. Ağırlıkların tespitinde ve endeks hesaplamasında 418 madde kapsama alınıyor.

Söz konusu 418 maddenin olduğu sepet ve ağırlıklar her yılın sonunda güncelleniyor. Yeni maddeler endekse dahil edilip, önemini kaybeden maddeler endeksten çıkarılıyor ve yeni maddeler yeniden ağırlıklandırılarak endeks hesabında kullanılmaya başlanıyor. Ama 2020 yılı sonunda bir güncelleme öngörülmüyor.

TÜİK’in TÜFE ile ilgili bu metodolojisinin Eurostat’a dahil uluslararası ve bölgesel standartlar ile arasında önemli bir fark bulunmuyor.

TÜFE metaverileri ve açıklamaları bilgi edinmemizi sağlasa da hissedilen enflasyon açıklanandan yüksek olabiliyor. Bu durumda nominal faiz oranı ile hissedilen/beklenen enflasyon oranı arasındaki makas, faiz oranı aleyhine açılıyor.

Negatif reel faiz, bugünkü satın alma gücünden vazgeçildiğinde beklenen getiriyi sunmuyor. Sonuçta TL satın alma gücünden vazgeçilmesine rağmen TL’de getiri elde edemeyenler, yabancı para birimlerini daha çekici buluyor. Bu şekilde dövize talep arttıkça döviz kurlarında yükseliş yaşanıyor. TL’de negatif reel faizin döviz kuru üzerinde ne derece etkili olduğu açık bir şekilde görünüyor.

BDDK verilerine göre 2020 Mayıs sonundan 2020 Eylül başına kadar (TL’de negatif reel faiz dönemi) TL mevduattaki artış %7 oranındayken, yabancı para birimi mevduattaki artış %16 olarak gerçekleşti. Görüldüğü gibi faiz oranını düşürmeye odaklanmanın, para ikamesine yol açma şeklinde bir sonucu oldu.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

13.10.2020