DAHA YEŞİL BİR DÜNYA İÇİN POLİTİKA ÖNERİLERİ

 

12 Nisan 2022’de yapılan kabine toplantısı sonrasında yeni istihdam programı ile ilgili açıklamalar yapıldı. İstihdam garantili yeni işbaşı eğitim programları başlatılacak. Bugün yayımlanan IMF Dünya Ekonomik Görünüm (WEO) Ön Raporunda bahsedildiği üzere, Dünyada da böyle bir trend olduğu yönünde açıklamalar var ama Dünya bu işbaşı eğitim programlarını yeşil-yoğun meslek/sektörlere göre planlamaya başlıyor. Kirlilik-yoğun sektör çalışanlarına yönelik beşeri sermayeyi güçlendirici eğitim programları, bu çalışanların daha yeşil-yoğun mesleklere geçmelerini sağlayacak. Hem çalışan hem de dünya kazanacak.

IMF’nin Nisan 2022 Dünya Ekonomik Görünüm Raporu henüz yayımlanmadı ama ön bilgilendirmelere ait bölümler açıklanmaya başladı. Bugün açıklanan Bölüm 3 (A Greener Labor Market: Employment, Policies, and Economic Transformation) ampirik ve modele dayalı analizleriyle daha yeşil bir işgücü piyasasına dönüşümle ilgili ipuçları veriyor.

Net sıfır emisyon elde etmek için gereken üretim yapılarının yeşil dönüşümü, aynı zamanda işgücü piyasasının dönüşümünü de zorunlu kılacak ve çalışanların meslekler ve sektörler arasında dağılımı da zaman içinde değişecek. Ekim 2021 Dünya Ekonomik Görünümü Raporunda 2050 yılına kadar net sıfır emisyon elde etmek için küresel işgücünün yaklaşık %2’sinin önümüzdeki 30 yıl içinde çalıştıkları sektörü değiştirmesine ve çalışanların daha yüksek emisyonlu sektörlerden daha yeşil ve daha düşük emisyon üreten sektörlere yönelmesine yol açacağı vurgulanmıştı. Nisan 2022 Raporundaki model simülasyonları ise bir gelişmiş ekonomi için istihdamın yaklaşık %1’inin 10 yıl içinde daha yeşil faaliyetlere kayacağını gösteriyor. Tersine, bir gelişmekte olan ekonomi için ise istihdamın yaklaşık %2.5’inin işgücü becerilerindeki farklılıkları yansıtacak şekilde daha yüksek emisyonlu üretimde olacağı tahmin ediliyor. Şayet bu alandaki politika eylemlerinde gecikmeler olursa, net sıfır emisyon elde etmek için daha keskin işgücü piyasası düzenlemelerine ihtiyaç olacağı ifade ediliyor.

Üretimde yeşil dönüşüm ve net sıfır emisyon hedefleri çok önemli ama işgücünün demografik özellikleri dikkate alındığında farklı bulgular mevcut. Daha yeşil-yoğun meslekler daha yüksek vasıflı ve daha fazla kentsel işgücüne sahip olma eğilimindeyken, daha kirlilik-yoğun işler için bunun tersi geçerli. Daha da önemlisi, işgücünün donanımı kontrol altında tutulsa bile, yeşil-yoğun işler, kirlilik-yoğun işlerle karşılaştırıldığında, ortalama %7’lik daha fazla kazanç getiriyor. Bu durumda da işgücünün yeniden dağılımı çalışanlar için zor olabilir, burada beşeri sermayenin önemine dikkat çekmek gerekiyor. Bulgular, daha fazla kirlilik-yoğun (ya da nötr) iş geçmişine sahip bir çalışanın, daha yeşil-yoğun bir işe geçme olasılığının düşük olduğu yönünde. O nedenle düşük vasıflı çalışanlara yönelik beşeri sermayeyi güçlendirme hedefindeki eğitim programları, bu çalışanların da daha yeşil-yoğun mesleklere geçme yeteneklerini geliştirmeye katkı sağlayacaktır, deniliyor.

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz

13.4.2022

 

1994 KRİZİ VE 5 NİSAN KARARLARI

 

1994 krizi, ona yol açan nedenler ve çözüm önerileri açısından unutmak istediğimiz ekonomik krizlerden biri. Bir daha karşılaşmadığımız türde 3 haneli enflasyona, ilginç vergi çeşitlerine (Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi vb), yoksullaşmaya, refah kaybına şahit olduk. Kısaca hatırlayalım, tarihin tekerrür etmemesi dileğiyle.

1990-1993 arasında iç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisi izleniyor, büyüme istikrara tercih ediliyordu. Ekonomi 1992’de %6, 1993’de %8 oranında büyüyordu. Ancak enflasyon oranı yavaş yavaş %60’ları aşmaya başlıyor, ekonomide belirsizliğe yol açarak kaynak dağılımında dengesizlik yaratmaya devam ediyor, bütçe açığı ve kamu borç stoku da artış trendini sürdürüyordu.

Yüksek kamu açıklarının temelde MB kaynaklarıyla ile finanse edilmesi, düşük faiz politikasında ısrar edilmesi, ekonomik aktörlerin bol ve ucuz para ortamında dövize yönelmesine neden oluyor, enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyor, bozulan kamu dengeleri ileriye dönük olumsuz beklentiler kısır döngüsü ile yüksek oranlı enflasyonu hazırlıyordu.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının not düşürmeleriyle zaten girişi dalgalı hale gelen kısa vadeli sermaye hızla çıkmaya başlayıp, hisse senetlerinin şişmiş fiyatlarının sürdürülemeyeceği anlaşılınca ve borsa hızla düşüşe geçti, döviz kurundaki yükselişin önüne geçmek için faiz oranları arttırıldı, hatta gecelik faizler İnterbank piyasasında %1000’lere ulaştı ve elbette süper bono!!. MB de piyasadan döviz satışına geçti ve rezervleri üç ay içinde 3 milyar $ azalarak 3,2 milyar $’a indi. Enflasyon oranı %125,5’e çıkarken, ekonomi %5,5 daraldı. Bütçe açığının GSYH’ye oranı %3,9’a ve Kamu Kesimi Borçlanma Gereği/GSYH oranı %10’lara yükseldi.

Sonunda IMF geldi, 5 Nisan Kararları alındı. 700 milyon $ civarında IMF kredisi kullanıldı, TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı, iç borçlar dış borçlarla ikame edilmeye başlandı, yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması, kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarında çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapılması ve kamu kesiminde ücret ve maaşların dondurulması şart koşuldu.

5 Nisan Kararları mali piyasalardaki dalgalanmaları hafifletti ama ekonomide yapısal reformlar yine yapılmadı. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi o tarihten sonra da devam etti. 5 Nisan Kararlarıyla kamu gelirlerini arttırmak için Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Bu vergilerle kamu açıklarının kapatılmasına ve talebin aşağı çekilmesine çalışıldı. Özellikle Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergisi ödemeleri servet vergisi hasılatını iki katına çıkardı. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle dönem sonunda maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kayboldu.

Bugün bir yandan yüksek enflasyon, cari açık ortamının varlığı unutulanları hatırlatıyor, bir yandan da hem yanlış ekonomik kararlar ile krize neden olup, para ve maliye politikasını işlevsiz hale getiren çözüm önerilerine imza atanlar yeniden siyaset sahnesine çıkmaya hazırlanıyor. Tarih ve tekerrür.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

5.4.2022

1994 KRİZİ VE 5 NİSAN KARARLARINI HATIRLATMAK İSTEMEZDİK AMA..

1994 krizi, ona yol açan nedenler ve çözüm önerileri açısından unutmak istediğimiz ekonomik krizlerden biri. Bir daha karşılaşmadığımız türde 3 haneli enflasyona, ilginç vergi çeşitlerine (Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi vb), yoksullaşmaya, refah kaybına şahit olduk. Tarihin tekerrür etmemesi dileğiyle, kısaca hatırlayalım:

1990-1993 arasında iç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisi izleniyor, büyüme istikrara tercih ediliyordu. Ekonomi 1992’de %6, 1993’de %8 oranında büyüyordu. Ancak enflasyon oranı yavaş yavaş %60’ları aşmaya başlıyor, ekonomide belirsizliğe yol açarak kaynak dağılımında dengesizlik yaratmaya devam ediyor, bütçe açığı ve kamu borç stoku da artış trendini sürdürüyordu.

Yüksek kamu açıklarının temelde Merkez Bankası kaynaklarıyla ile finanse edilmesi, düşük faiz politikasında ısrar edilmesi, ekonomik aktörlerin bol ve ucuz para ortamında dövize yönelmesine neden oluyor, enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyor, bozulan kamu dengeleri ileriye dönük olumsuz beklentiler kısır döngüsü ile yüksek oranlı enflasyonu hazırlıyordu. Artan kısa vadeli sermaye girişi banka kredilerini beslerken buna bağlı olarak fon talebi artarak enflasyonu körüklüyordu. Bütçe finansmanında Merkez Bankası kaynaklarına başvuruluyor, bir çok banka dışarıdan temin ettikleri döviz kredilerinin önemli bir bölümünü DİBS satın alımında kullanıyordu.

Kısa vadeli DİBS’lerin payı, toplam iç borç stokunun yaklaşık %20’si kadar olmasına rağmen kısa vadelilere ödenen faiz ödemesi uzun vadelilere ödenenden daha yüksek gerçekleşti. 1994 yılında vergi gelirlerinin %45’i, 1995, 1996 yıllarında ise yaklaşık %60’ı iç borç faiz ödemelerine gitti.

1994 krizinde bankacılık sektörü derin yaralar aldı, bankalar battı, çoğunun devralınmasıyla maliyeti omuzlarımıza yüklendi. Nakit dışı iç borç stokunun toplam içindeki payı kamu kurumları ve kamu bankalarının görev zararlarının artışı nedeniyle %40’a kadar yükseldi.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının not düşürmeleriyle zaten girişi dalgalı hale gelen kısa vadeli sermaye hızla çıkmaya başlayıp, hisse senetlerinin şişmiş fiyatlarının sürdürülemeyeceği anlaşılınca döviz kurundaki yükselişin önüne geçmek için faiz oranları arttırıldı, hatta gecelik faizler İnterbank piyasasında %1000’lere ulaştı ve elbette süper bono çıkarıldı!!. Merkez Bankası da piyasadan döviz satışına geçti ve rezervleri üç ay içinde 3 milyar $ azalarak 3,2 milyar $’a indi. Enflasyon oranı %125,5’e çıkarken, ekonomi %5,5 daraldı. Bütçe açığının GSYH’ye oranı %3,9’a ve Kamu Kesimi Borçlanma Gereği/GSYH oranı %10’lara yükseldi.

Sonunda IMF geldi, 5 Nisan Kararları alındı. 700 milyon $ civarında IMF kredisi kullanıldı, TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı, iç borçlar dış borçlarla ikame edilmeye başlandı, yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması, kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarında çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapılması ve kamu kesiminde ücret ve maaşların dondurulması şart koşuldu.

5 Nisan Kararları mali piyasalardaki dalgalanmaları hafifletti ama ekonomide yapısal reformlar yine yapılmadı. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi o tarihten sonra da devam etti. 1994 krizi kişi milli başı gelirimizi de etkiledi. $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 4 yıl sonra geri dönülebildi. Üstelik yapışkan enflasyon yakamızı 10 yıl daha bırakmadı.

5 Nisan Kararlarıyla kamu gelirlerini arttırmak için Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Bu vergilerle kamu açıklarının kapatılmasına ve talebin aşağı çekilmesine çalışıldı. Özellikle Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergisi ödemeleri servet vergisi hasılatını iki katına çıkardı. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle dönem sonunda maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kayboldu.

Bugün bir yandan yüksek enflasyon, rekor düzeyde cari açık, baskılanan kur, düşük faiz politikasıyla uyumlu olmayan mevduat-kredi faizleri, bozulan fiyatlamalar ortamı unutulanları hatırlatıyor, diğer yandan yanlış ekonomik kararlar ile krize neden olunurken para ve maliye politikası işlevsiz hale geliyor. Tarih ve tekerrür…

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz

5 Nisan 2023

VARLIK FONU’NDAN KAMU BANKALARINA DESTEKTE İÇ BORÇ RİSKİ ARTIYOR

 

İç borçlanmada bütçeyi finanse eden DİBS’ler ihraç edildiği gibi, bütçe finansmanı dışında ihraç edilen ikrazen özel tertip DİBS’ler de vardır. Bu DİBS’ler nakit dışıdır, dolayısıyla Hazine yeni bir nakite kavuşmaz. İkrazen özel tertip tahviller, Hazine ile bazı kamu kuruluşları arasındaki borç-alacak ilişkileri sonucu ihraç edilirler.

Türkiye Varlık Fonu, kamu bankaları ve kamu katılım bankalarına sermaye rasyoları ve likidite yapılarını güçlendirmek amacıyla toplam 51,5 milyar TL’lik sermaye desteği sağlarken, bu desteğin kaynağı, Hazine’ce ihraç edilen özel tertip DİBS’lerin bankalara satışından elde edilecek nakit olacak.

Hazine’ce ihraç edilen ikrazen özel tertip DİBS’ler kamu bankalarına satılacak ve nakit kaynak oluşturulacak. Ardından bu nakit kaynak kamu bankaları tarafından ihraç edilip, sermaye vb tahvillerin satın alınması ya da sermaye vb kredi kullandırılması amaçlarıyla kullanılacak.

Merkezi Yönetim Bütçe Kanununda kamu kurumlarının başlangıç ödeneklerinin %3’üne kadar ikrazen özel tertip DİBS ihraç edilebileceği hükmü yer alır ve Hazine ve Maliye Bakanı da bu ikrazen özel tertip DİBS’lerin kamu sermayeli bankalar ile kamu kurum ve kuruluşları arasındaki dağılımını, senetlerin vade, faiz ve diğer şartlarını belirlemeye yetkilidir. Ancak ikrazen özel tertip tahvil ihracıyla nakit dışı iç borç artar ve iç borç stoku içindeki payı yükselerek hem iç borcun yapısının değişmesine hem de kamu finansmanında risklerin ortaya çıkmasına neden olur.

Şubat 2022 itibariyle Türkiye Varlık Fonu’nun toplam nakit dışı iç borç stoku içindeki payı %91.3’e ulaşmış durumdadır. Bu pay 2020’de %85.4 ve 2019’da da %64’dü.

Ayrıca Şubat 2022’de iç borç stoku içinde nakit dışı iç borç stokunun payı %5’in üzerine çıkmıştır. Bu pay 2019’da %4,4, 2013’de ise %1’in altındaydı.

İç borç stokunda son üç yılda görülen hızlı yükseliş ile mali disiplin tehdit altındayken, bir de nakit dışı iç borçlanmaların iç borç stoku içinde artan payı kamu finansmanındaki riskleri artırmaktadır.

Prof.Dr. Binhan Elif YILMAZ

11 Mart 2022

Not: Bu yazının bir kısmı 11 Mart 2022 tarihli Sözcü Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

 

TÜRKİYE’DE KADININ UMUDU VE MUTLULUĞU

Geçmişi işçi hareketlerine dayanan “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”, 1910 yılından bu yana dünyada, 1921 yılından bu yana da Türkiye’de takvimlere girmişti. O yıllarda sadece  takvim yaprağında “geçmişte bugün”ü hatırlatan bir özel gün olmuştu. Emekçi Kadınlar Gününün varlık gerekçeleri, bugün bizlere çok makul gelen insana yaraşır çalışma şartlarına (eşit işe eşit ücret, cinsiyet farklılığının ücret ve çalışma koşullarına yansımaması, süre ve ortam olarak sağlıklı koşullar), oy kullanma ve seçme/seçilme haklarına sahip olmaktı.

Bu yazıda, hayatın her alanına emek veren kadınların yaşamlarından bir kesitin, Türkiye’de resmi istatistiklere nasıl yansıdığını kısaca değerlendirdim. Öncelikle kadınların emeklerini sundukları işgücü piyasasındaki yerini, ardından yaşamlarına dair umut, mutluluk ve güven göstergelerini inceledim. Bulgularım şöyle:

Kadına Dair Demografik İstatistikler

Türkiye’de kadın ve erkek nüfusu hemen hemen birbirine eşit olsa da doğuşta beklenen yaşam süresi kadınlarda erkeklerden ortalama 5 yıl fazla. 2000-2010 yılları arası hızlı, izleyen yıllarda daha yavaş olmakla beraber kadının doğuşta beklenen yaşam süresi arttı ve 2000 yılında 73,1’den günümüzde 82,2’ye ulaştı.

Türkiye’de kadın başına doğurganlık hızı gitgide düşüyor. Bu oran 2000’de %2,53’den yıllar içinde azalarak 2021’de %2,10’a geriledi. Doğurganlık hızının bu seyrine göre ve bu bilgilerin yanına nüfus artış hızının da 2000’de %14,3’den 2021’de %11,9’a kadar düştüğünü ve düşmeye de devam edeceğini ekleyelim.

Kadına Dair İşgücü Piyasası İstatistikleri

Kadınlar hayatın her alanına emek veriyor. Ancak işgücü piyasasında sunduğu emek ve aldığı karşılık, hala tam arzu edilen düzeyde değil.

TÜİK tarafından Türkiye’de 2021 yılı işsizlik oranı %11,2 ve atıl işsizlik oranı da %22,9 olarak açıklandı. Ancak kadınlar, hem işsizlik oranının yüksekliği hem de eşitsiz işgücü piyasası olanakları ile karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Çünkü erkeklerde işsizlik oranı %9,5 iken kadınlarda bu oran %14,1 ve kadınlarda atıl işsizlik oranı da %30’a yaklaştı. Dolayısıyla kadınlarda işsiz sayısı azalmıyor, tam tersine bir yıl içinde 137.000 kadın daha işsiz kalmış durumda. 2021 yılında işsiz kadın sayısı 1,5 milyona ulaştı.

Kadının eğitim düzeyine göre işsizlik verileri de oldukça yaralayıcı. 2021 yılında üniversite mezunu kadınlarda işsizlik oranı %16,1 ve lise mezunlarında ise %21. Oysa lise ve üniversite mezunu erkeklerde işsizlik oranı 2021’de %8 olarak gerçekleşti.

Kadına Dair Yaşam Memnuniyeti İstatistikleri

TÜİK’in 2021 Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması’na göre kadınlar erkeklere göre daha mutlu. 2020 yılında erkeklerin %43,2’si, kadınların %53,1’i mutlu olduğunu ifade etti. 2021 yılında ise kadınların %54,6’sı mutlu.

Kendini mutlu hisseden kadınların oranı 2000-2010 yılları arasında %65’e kadar çıkmışken, ancak son on yıl içinde %54,6’ya inmiş durumda (Grafik 1).

Grafik 1. Kadınlar Mutlu Mu?

Kaynak: TÜİK, 2021 Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması.

Ayrıca 2010-2020 yılları arasında kendini mutsuz hisseden kadınların oranı ortalama %10 iken bu oran 2021’de %13,5’e yükseldi. Ne mutlu ne de mutsuz hissedenlerin oranı da %32 olarak gerçekleşti (Grafik 1).

Yukarıda da belirttiğim gibi, TÜİK’in 2021 Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması’na göre kadınlar erkeklere göre daha mutlu olmakla beraber geleceklerinden umutlu değiller (Grafik 2).

Grafik 2. Kadınlar Geleceklerinden Umutlu mu?

Kaynak: TÜİK, 2021 Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması.

Kadınlar artık son yıllarda gelecekten daha umutsuzlar. Geleceğinden umutlu olmayan kadınların oranı 2016-2017 yıllarında %24 düzeyine kadar gerilemişken, 2020 yılında %29,3’e ve 2021 yılında da %37,6’ya kadar yükseldi (Grafik 2). Dolayısıyla günümüzde her on kadından hemen hemen dördü geleceğe ilişkin umut taşımıyor.

Kadına Dair Güven Duygusu İstatistikleri

Kadınların umudunu ve mutluluğunu etkileyen faktörler çok çeşitli. En başta yaşamını korumada hala risklerle karşı karşıya olduğu için suiistimal, şiddet vb. nedenlerle yaşamdan kopma ya da sakat kalma olasılığı, emeklerini sunma ve karşılığını almada yaşanan sorunlar, kendilerini bazı ortamlarda güven içinde hissetmemeleri umudu ve mutluluğu gölgeliyor.

TÜİK’in 2021 Yaşam Memnuniyeti Araştırması’na göre yaşadığı çevrede gece yalnız yürürken kendini güvende hisseden kadınların oranı 2019’da %50’den 2021’de %48’e geriledi. Kendilerini güvende hissetmeyenlerin oranı ise 2020 yılında %27,3 iken 2021 yılında %35,5’e kadar çıktı. Bu oran erkeklerde %10,7’dir. Ne güvende ne de güvensiz hisseden kadınların oranı ise 2020 yılında %24’ten %16,3’e düştü (Grafik 3).

Grafik 3. Kadınlar Yaşadıkları Çevrede Gece Yalnız Yürürken Güvende Mi?

Kaynak: TÜİK, 2021 Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması.

Kadınlar evde yalnızken de kendilerini tamamen güvende hissetmiyorlar. Kendini evde yalnızken güvende hissetmeyenlerin oranı 2020 yılında %6,2 iken 2021 yılında %9’un üzerine çıkmış durumda (%7,61+%1,45 bkz. Grafik 4). Ne güvende ne de güvensiz hissedenler ise 2020’de %15,3’den 2021’de %12,8’e inmiş durumda (Grafik 4).

Grafik 4. Kadınlar Evde Yalnızken Güvende Mi? (2021)

Kaynak: TÜİK, 2021 Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması.

Genel Değerlendirme

Kadına dair resmi kurumların sunduğu verilere ulaşmak oldukça kolay. Peki nihai değerlendirmeyi bu verilere göre yapmamız mümkün mü? Pek değil. Çünkü her birimiz toplumun bir üyesi olarak kadının toplumdaki yerini farklı bölgelerde, farklı zaman dilimlerinde, farklı ekonomik sistemlerde gözlemleyebiliyoruz. Emeğinin değerini, ona duyulan saygıyı, umutlarını, korkularını görüp empati kurabiliyoruz, kurmalıyız.

Hakim ekonomik sistem olan kapitalizmin kusursuz işlemesi için en temel üretim faktörü olan emeğe ihtiyacı olduğu apaçık ortada. Kadın ise kayıt içinde kalarak emeğini arzederken, genellikle birden fazla kadının kayıt dışı emek arzetmesine yol açabiliyor. Özellikle çocuk bakımı, ev işleri için. Kadının bir başka kadının emeğini talep etmesi, hem de kayıt dışılığın bir versiyonunun ortaya çıkması, Dünya Emekçi Kadınlar Gününde tartışılması elzem bir konuyu karşımıza çıkartıyor. Üstelik kapitalist sistemin tatmin edici ücret ve haklarla emeği ne kadar memnun ettiği sorgulanırken. Ayrıca kadına dair kaza/hastalık kadar erkek şiddeti sonucunda suiistimale uğrama/vefat/sakatlık istatistikleri de hiç ümit vermiyor. Yitirilen her can sadece bir rakamdan ibaret değil. Her biri bir evlat, bir anne, bir eş. Böyle bir ortamda hissedilen güvensizlik de umuttan ve mutluluktan uzaklaşılmasına yol açabiliyor.

Bu yıl, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Ulu Öndermiz Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleriyle kutlayalım: “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın”.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

8.3.2022