ATATÜRK DÖNEMİ MALİYE POLİTİKALARINA KISA BİR BAKIŞ

Geçmişimiz (dünümüz) bugünümüzü anlamayı sağlarken, dün-bugün arasında kopmayan diyalog sayesinde bugünün gelişmeleri de dünü aydınlatacak bir niteliğe bürünebilir. Bu bakış açısıyla bu hafta hem Cumhuriyetimizin 98. yılını kutlarken hem de Ata’mızın vefatının 83. yılında onu saygı ve özlemle anarken, Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk dönemi maliye politikaları ve bütçe/borçlanma serüveni için kısa bir yazı hazırladım.

Cumhuriyetin ilanından itibaren genç Türkiye Cumhuriyeti için en önemli gerekliliklerden biri siyasi ve ekonomik bağımsızlığın bir arada sağlanması olmuştur. Henüz Cumhuriyet ilan edilmeden Şubat 1923’de Atatürk’ün topladığı 1. İzmir İktisat Kongresi‘nde alınan denk bütçe ve düzgün ödeme ilkesine uyulurken, açık finansman ve borçlanmaya sıcak bakılmıyor.

Bütçede 1929 Buhran’ına dek 1925 yılı dışında bütçe fazlası elde ediliyor. 1930’larla beraber ülkemizin kendi koşullarından doğan Devletçilik yükselişe geçiyor. Özellikle 1929 Büyük Buhranı’nın etkisi ile tarım sektörünün gerilemesi ve tarımdakilerin yoksullaşmasıyla yeni bir ekonomik kalkınma denemesi, Beş Yıllık Sanayi Planları, gündeme geliyor. Bütçede ise yalnızca 1. ve 2. Beş Yıllık Sanayi Planlarının finansmanı için 1931-1933 yılları arasında açık ortaya çıkıyor.

Bu dönemin bütçe harcamalarının dağılımına da kısaca bakalım: Grafik aşağıda:

1930’ların sonuna kadar yönetim harcamalarındaki artışın etkisi ile cari harcamaların bütçe harcamaları içindeki payı artarken, yatırım harcamalarının payı da Sanayi Planlarına bağlı olarak artıyor.

1933’de Paris Antlaşması’nın imzalanması, Osmanlı’dan devralınan borcun faiz ödemelerine başlanması ve tarıma verilen sübvansiyonlar nedeniyle, transfer harcamalarının bütçedeki payında artış yaşanıyor. Ayrıca savaş döneminde yaşanan enflasyona bağlı olarak personel harcamalarındaki artış, bu dönemde cari harcamaların bütçedeki payının yükselmesine yol açıyor ama yine de kamu hizmetleri çeşitlendirilebiliyor ve kalitesi giderek iyileştirilebiliyor.

Şimdi de bütçe harcamalarını finanse eden vergi gelirlerinin dağılımına bakabiliriz. Grafik aşağıda:

Cumhuriyetin ilk yıllarında bütçe gelirlerinin temel kaynağı olarak vergi gelirleri kabul ediliyor ve ilk yıllarda bütçe gelirleri içindeki payı %80 civarında gerçekleşiyor.

Vergi yapısındaki en önemli değişim, 1925’de Aşar’ın kaldırılması, vergi yükünün kırsaldan kente kayması ve geleneksel vergiler yerine modern vergilere geçilmesi. Yol Vergisi, Kazanç Vergisi vergi sistemine dahil oluyor, zor zamanlarda İktisadi Buhran Vergisi, Muvazene Vergisi, Hava Kuvvetlerine Yardım Vergisi alınırken, 2. Dünya Savaşı döneminde artan bütçe harcamalarının finansmanında bütçe gelirleri içinde vergi gelirlerinin payı ilk kez %50’nin altına iniyor. İmdada herkesin bildiği Varlık Vergisi yetişiyor!! (Bu vergi, ayrı bir yazı konusu).

Gelelim o dönem devlet borçlarına…

Uygulamadaki ekonomi politikalarının borçlanma üzerindeki etkisi iki yönlü ortaya çıkıyor: Osmanlı’dan kalan dış borçların ödenmesi ve ulaştırma ağırlıklı yatırımların finansmanı için dış borçlanmaya başvurulması.

Bu dönemde iç tasarruf yetersizliği nedeniyle iç borçlanmaya 1933’e kadar gidilemiyor. Ancak alınan borçların nerede harcanacağı, borçlanmanın adından anlaşılıyor. Disiplin, takip, şeffaflık önemli çünkü, iç borçlanma gelirleriyle büyük ölçüde demiryolu yatırımları finanse ediliyor, bu gelirler kalkınmanın finansmanının sağlanması ve Osmanlı borçlarının ödenmesi amaçlarına da hizmet ediyor. İç borçlanma tablosu aşağıda:

Ve son olarak dış borçlanma… Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı deneyimi göz önüne alınarak uzun yıllar dış borca karşı çekingenlik devam ediyor. Dış borçlara bazı örnekler: Merkez Bankası’nın kuruluşu için gerekli sermaye dış borçla elde ediliyor. 1928 sonrasında yabancıların elindeki şirketlerin devletleştirilmesinde kısmen dış borçlar kullanılıyor. Devletçilik döneminde Beş yıllık Sanayi Planlarının finansmanında Rusya’dan 8 milyon $ faizsiz kredi, İngiltere’den de malzeme alımı için 16 milyon sterlin borç alınıyor. Diğer yandan Osmanlı’dan miras kalan borçların da ödenmesine devam ediliyor.

Buraya kadar sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Son söz… Kurtuluş savaşının yarattığı çok yönlü tahribata rağmen cumhuriyet dönemi maliye politikalarının isabetli, kararlı, şeffaf uygulamasını da kutlamak gerek. Bir gereklilik daha var kanımca; dün-bugün arasındaki diyaloğun sürmesine izin vermek.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

29.10.2021

 

 

EKİM AYI TÜKETİCİ GÜVEN ENDEKSİ BİZE NE ANLATIYOR?

 

TÜİK, her ayın 3. haftasında ekonominin nabzını tutan önemli bir gösterge olan Tüketici Güven Endeksi (TGE)ni açıklar. Endeks değeri, TCMB ve TÜİK’in birlikte yürüttükleri tüketici eğilim anketi sonuçlarından hesaplanır. Bu anketlerle tüketicilerin (hane halklarının) maddi durumu, harcama ve tasarruf eğilimleri, fiyatlar seviyesi, işsizlik, genel ekonomik durum gibi konulardaki hem mevcut durum değerlendirmeleri hem de gelecek dönem beklentileri ölçülür.

TGE, 0 ile 200 arasında bir değer alabilir. Endeks değerinin 100’ün üzerine çıkması tüketicilerin ekonomik gelişmelere karşı iyimser olduklarını, 100’ün altına inmesi de kötümser olduklarını gösterir.

Endeks değerinin son üç yıllık gelişimi Grafik 1’de yer alıyor. TGE son üç yılın en düşük değerini Ekim 2021’de aldı. Hatta endeks Ekim’de Eylül’e göre %3,6 oranında azalarak sert bir inişle 76,8 olarak gerçekleşti.

Grafik 1. TGE (Ekim 2018 – Ekim 2021)

Ancak 2021 yılının Ocak ve Mayıs aylarında TGE’de yükselme olmuştu. Bu yükselişin nedenleri için ankete verilen cevapların endeks değerlerini kontrol ettiğimizde; o aylarda ücretlerin değişeceğine ve fiyatların gelişimine ilişkin olumlu beklentiler ile beraberinde tasarruf etme/borç bulma ihtimalinin yükseldiği görülüyor. Ancak beklentinin olumluya döndüğü bu ayların hemen ardından TGE’de keskin bir düşüş yaşandığı, beklentilerin karşılanamadığı, özellikle hane halkının hem kendi refahları hem de fiyatların değişimine ilişkin kötümserlik içinde olduğu anlaşılıyor.

TGE, farklı alt endekslerden oluşuyor. Dolayısıyla TGE değerine bu alt endeksler etki ediyor. Bunlar;

  • Mevcut dönemde hanenin maddi durumu,
  • Gelecek 12 aylık dönemde hanenin maddi durum beklentisi,
  • Gelecek 12 aylık dönemde genel ekonomik durum beklentisi,
  • Gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi.

Ekim ayında bu alt endeks değerlerinin gelişimi ise şöyle;

  • “Gelecek 12 aylık dönemde hanenin maddi durum beklentisi” alt endeksi Eylül’de 79 iken, Ekim’de %4,4 oranında azaldı ve 75,6’ya geriledi.
  • “Mevcut dönemde hanenin maddi durumu” alt endeksi Eylül’de 62,6 idi, Ekim’de %3’lük azalışla 60,7’ye indi.
  • Gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi” alt endeksi Eylül’de 97,7 iken, Ekim’de %1,1 oranında azaldı ve 96,6 oldu.
  • Ayrıca “Gelecek 12 ayda genel ekonomik durum beklentisi” endeks değeri Eylül’de 79,3 iken Ekim’de %6,4’lük azalışla 74,2 olarak gerçekleşti.

Alt endeks olarak değerinde en fazla gerilemenin olduğu “Gelecek 12 ayda genel ekonomik durum beklentisi”ndeki gelişim ile TGE arasında son aylarda önemli bir ilişki var. O nedenle bu alt endeks ile TGE’nin seyrini birlikte dikkate alan Grafik 2’ye bakılabilir.

Grafik 2. TGE ve Alt Endeks İlişkisi (Ekim 2018 – Ekim 2021)

Aslında Ocak 2021’e dek “Gelecek 12 aya ilişkin genel ekonomik durum beklentisi”nin değerine bakarsak (turuncu çizgi), her zaman TGE’nin (mavi çizgi) altında kaldığı, bir başka deyişle geleceğe dair ekonomik gidişat iç açıcı olmasa da, hane halklarının harcama yapma, tasarruf etme, borç bulma beklentileri olumlu olabilmişti.

Fakat Ocak 2021’den itibaren Ekim 2021’e kadar genel ekonomik durum beklentisi ile TGE birlikte hareket etmeye başladı. Anlaşılıyor ki TGE’nin yükselmesi/düşmesi tamamen halkın gelecekte genel ekonomik durumuna ilişkin beklentisine bağlı. Dolayısıyla halk ekonomik gidişatı artık hiç olmadığı kadar iyi algılıyor.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

25.10.2021

FATF (FINANCIAL ACTION TASK FORCE) VE GRİ LİSTE

 

Tüm dünyada suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanıyla mücadelede ülkeler arası işbirliğinin önemi büyük. Bu işbirliğinin somut örneklerinden biri de Mali Eylem Görev Gücü – Financial Action Task Force (FATF) adında, OECD bünyesindeki bir kuruluştur.

37 ülkenin üye olduğu FATF’ye AB Komisyonu ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin de üyeliği bulunuyor. Bu kuruluş “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, terörizmin finansmanı ve kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı” ile mücadelede uluslararası standartlar oluşturulması ve söz konusu standartlarla uyumlu yasal ve kurumsal tedbirlerin alınması ve bu tedbirlerin operasyonel açıdan etkili bir şekilde uygulanmasını teşvik etme amaçlarını taşıyor (https://diabgm.adalet.gov.tr/Home/SayfaDetay/fatf-mali-eylem-gorev-gucu).

Dolayısıyla FATF oluşturduğu standartların uygulanma düzeyini dünyada 200 civarı ülkede izleme ve denetlemekle beraber, politika belirleyici olarak da bir rol üstleniyor. Ayrıca FATF ile ilişkili Avrupa Merkez Bankası, Dünya Bankası, İnterpol’ün de aralarında bulunduğu gözlemleyici kuruluşlar izlemeye katkı sağlıyor.

Türkiye ise FATF’ye 1991 yılından bu yana üye ve Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı MASAK, Türkiye’nin FATF temsilciliğinde en önemli mercii. Ülkemizde 2006 yılında kamuoyunda Kara Para Kanunu olarak da bilinen 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun çıkarıldı. Ardından kanun kapsamı yönetmelikler ile 2008, 2011, 2012 ve izleyen yıllarda genişletildi.

Türkiye FATF’ye üyeliğinden bu yana diğer üye ülkeler gibi izlenme sürecindedir. Terörizmin finansmanı ve kara paranın aklanmasıyla mücadelenin çerçevesini güçlendirmek için gerekli adımları atıp atmadığımız izleniyor. Bu izlenme süreci, bir masa başı incelemesi olup FATF, izleme sonucu tespit ettiği eksiklikleri iki yılda bir günceller. 2019’daki son Karşılıklı Değerlendirme Raporuna göre FATF’nin 40 tavsiyesinin yaklaşık yarısı büyük ölçüde uyumlu olarak kabul edilmiş, diğer hususlarda uyarılarda bulunulmuştu.

Ancak FATF, 21 Ekim günü Paris’te gerçekleştirilen toplantıların sonunda Türkiye’yi, Ürdün ve Mali’nin yanında Gri Listeye aldı. FATF’nin bu kararına göre Türkiye kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanıyla mücadelede yeterince çaba göstermiyor. Özellikle son yıllarda yaşanan mülteci akınının yasa dışı finansman risklerini arttırdığı düşünülüyor.

Tüm finansal kurumların ve devlet otoritesinin terörün finansmanında suistimal edilmemesi ve risklerle karşılaşmaması için, kara para aklamanın önlenmesine yönelik tedbirlerin yanı sıra terörün finansmanının önlenmesine yönelik de risk temelli yaklaşımların uygulanması ve vergi mevzuatının uyumlu hale getirilmesi önem taşımaktadır. Türkiye’nin bu mücadelede aldığı tedbirler, yasal düzenlemelere uyum ve denetime ilişkin FATF’nin kararının bağlayıcılığının en önemli unsurunun ülkenin itibarı olduğu unutulmamalıdır.

YENİ VERGİ YASASIYLA EN YÜKSEK ÖTV ORANI %660 OLABİLİR Mİ?

 

TBMM Genel Kurulu’nda 14.10.2021 günü Vergi Usul Kanunu ve Bazı Kanunlarda değişiklik öngören kanun teklifi görüşülerek kabul edildi. Teklifin 56. maddesi, Cumhurbaşkanına bazı vergi oranları ve matrahları ile ilgili değişiklik yapma yetkisinin verilmesi ile ilgili.

Anayasa’nın “Vergi Ödevi” başlıklı 73. maddesinin 3. fıkrası; vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin kanunla konulup, değiştirileceğini ve kaldırılacağını hükme bağlar. Dolayısıyla “verginin kanuniliği” ilkesi gereği verginin konusu, matrahı, oranı, yükümlüsü, beyanı, tarhı, ödenmesi gibi bir verginin uygulama ile ilgili esaslarının kanunla düzenlenmiş olması şarttır. Bunların açık ve anlaşılır bir şekilde belirlenmiş olması da göz önünde tutulması gereken ayrı bir zorunluluktur.

Anayasa’nın 73. maddesinin 4. fıkrasında ise “vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflıkistisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapma yetkisi Cumhurbaşkanına verilebilir” ifadesi yer almaktadır. Dolayısıyla 4. fıkrada kanunilik ilkesine istisna oluşturan, Cumhurbaşkanına tanınan yetki yer almaktadır. Bazı uygulamalarda kolaylık ve hız sağlanması açısından kanunilik ilkesinin kapsamının daraltıldığı sübjektif durumlar mevcuttur. Bu durumlar için Yasama Yürütme’ye yetki vermektedir.

14 Ekim’de kabul edilen kanun teklifinin 56. maddesine göre Cumhurbaşkanına ÖTV Kanunu II sayılı listedeki mallar için belirlenen oranları ve oranlara esas ÖTV matrahlarının alt ve üst sınırlarını 3 katına kadar ve III sayılı listenin B cetvelindeki mallar için asgari maktu vergiyi 3 katına kadar çıkarma yetkisi verildi. Ayrıca bu yetki kapsamında binek otomobiller ile insan taşımak üzere imal edilmiş diğer motorlu taşıtlar için farklı matrah grupları oluşturma, matrah grubu ve motor gücüne göre farklı oranlar belirleyebilme yetkisi de söz konusu.

Bu yazı kapsamında yetki konusunu, sadece II sayılı listedeki mallar ile ilgili ele alıp, otomobil üzerindeki ÖTV oran değişikliği açısından basit bir hesaplama yapacağım. Cumhurbaşkanına verilen yetki, otomotiv sektörünü ve alıcıların satın alma gücünü nasıl etkileyecek, görebiliriz:

ÖTV II sayılı listedeki mallar; motorlu taşıtlar; binek otomobiller, minibüs, kamyon, otobüs, karavanlar, motosikletler, uçaklar, helikopterler, gemiler, yatlar, kotralar, çekiciler, hatta uzay araçları, uzay araçlarını fırlatıcı araçlar ve yörünge-altı araçları ve benzerlerinden oluşuyor.

Tüm bu taşıtlar açısından ÖTV oranı %0,5’den (uzay aracı ile uzay aracını fırlatıcı araçlar) %220’ye (farklı matrah ve silindir hacminde hibrit otomobiller) kadar değişiyor.

Örneğin motor silindir hacmi 1600 cm3 aşmayan ve ÖTV ve KDV hariç matrahı 100 bin TL olan bir otomobilin ÖTV oranı %50 olduğundan 50 bin TL ÖTV hesaplayabiliriz. Şimdi otomobilin KDV hariç satış fiyatı 150 bin TL’ye ulaşmış oldu. Otomobilin KDV matrahı ÖTV’li matrah olduğu için %18 KDV oranı üzerinden 27 bin TL’lik KDV toplama dahil edilir ve otomobilin fiyatı 177 bin TL’ye ulaşır.

Yeni teklife göre Cumhurbaşkanı ÖTV oranını 3 katına kadar çıkarma yetkisini kullanırsa 3 kata kadar ÖTV oranı artışıyla 100 bin TL’lik otomobil için hem ÖTV hem KDV yeniden hesaplanınca, otomobilin fiyatı 295 bin TL’ye kadar çıkar.

Cumhurbaşkanına verilen otomobillerin ÖTV oranlarını 3 katına kadar çıkarma yetkisinin kullanılması sonucunda;

  • Otomobil fiyatlarında ÖTV artışıyla yaşanacak yükseliş, halkın alım gücünün düştüğü ortamda otomotiv sektörünün cirosunu sarsacaktır.
  • Otomotiv sektörü ÖTV artışının bir kısmını kendisi üstlenip alıcıya bir kısmını yansıttığında kârlılığı düşse de satışları artacaktır.
  • Otomobilin KDV matrahı, otomobilin ÖTV’li matrahı olduğu için ödenecek KDV’nin de artması kaçınılmaz olacaktır. Verdiğim örnekte ve benzer örneklerde ödenecek KDV’deki artışı %66 olarak hesapladım.
  • Artan enflasyon ve yükselen kur ile birlikte otomobillerin ÖTV oranlarına esas ÖTV matrahlarının yükseltilmesi gerekeceğini de unutmayalım.

Prof.Dr. Binhan Elif YILMAZ

15.10.2021

KAMU MALİYESİ PERSPEKTİFİNDEN ORTA VADELİ PROGRAM

 

Orta Vadeli Programlar (OVP), ekonomik ve mali görünüme ilişkin hedef ve politikaların üç yıllık bir dönem için öngörüldüğü belgelerdir. Geçen hafta yayımlanan OVP ile 2022-2024 döneminin makroekonomik büyüklükleri ile kamu dengelerinin nasıl şekilleneceğini görebildik.

Bu yılki OVP’nin diğerlerinden en önemli farkı, içinde Orta Vadeli Mali Planı da barındırması. Hatırlarsanız, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nca 12 Mart 2021’de ilan edilen Ekonomi Reformlarındaki maddelerden biri, Orta Vadeli Program ile Orta Vadeli Mali Planın birleştirilmesiydi. Böylelikle planlandığı gibi “bütçe hazırlık süreci” sadeleşmiş olup, tek bir belge haline gelecekti. OVP yayımlanınca Reformun bu maddeye ilişkin eylem planı tamamlanmış oldu. O nedenle bu yılki OVP biraz daha kapsamlı, kamu idarelerinin 3 yıllık ödenek teklif tavanları programda yer aldı.

Ancak bütçe hazırlık sürecinde 5 Yıllık Kalkınma Planları ile 3 Yıllık Programlar arasındaki bağlantı büyük öneme sahiptir. Bütçelerin makroekonomik verilerle daha uyumlu olarak hazırlanması için 5 Yıllık Kalkınma Planları ile Orta Vadeli Program arasındaki bağı koparmamak, bu sadeleştirmede dikkat edilmesi gereken en önemli nokta.

Önümüzdeki üç yılı tahmin eden bu tür programlarda öngörülebilirlik çok önemlidir. Çünkü böyle bir vadedeki öngörüler başta özel kesim olmak üzere kamu kesimi ve yabancı yatırımcıların geleceğe yönelik kararlarına ışık tutacaktır. Tahminlerde isabet tüm aktörlere güven verecek, ekonomik işleyişi rayına sokacaktır.

Dolayısıyla ekonominin temel yapıtaşları olan ekonomik/mali göstergelerin objektif ve gerçekçi öngörülmesi, kaynak kullanan/tahsis eden yapısıyla kamu dengeleri ve bütçe hedefleri açısından da gereklidir.

2022 yılındaki gelişmeler OVP’ye göre ekonominin yüzde 5 büyüyeceği, enflasyonun yüzde 9,8 olacağı öngörüsüyle oluşturuldu. Artık OVP’de yer alan makroekonomik büyüklükler 2022 bütçe hedeflerinin temel yapıtaşları için de geçerlidir

Peki önümüzdeki yıllarda kamu maliyesi açısından değişiklikler neler olacak ve ne kadar tutarlı?  

  • Öncelikle ilk görünüm, devletin küçüleceği yönünde. Bütçe harcamaları ve vergi gelirlerinin milli gelir içindeki payı kademeli olarak azalacak.
  • 2020 yılında bütçe giderlerinin GSYH içindeki payı %23,9 iken, 2022’de 22,7 olarak hedeflenmiş, 2023’de ise %21,8 olarak programlanmış durumda. Oysaki geçen yıl pandemideki teşvikler vs. etkisiyle 2020 yılındaki OVP’de 2022 için %23,1 ve 2023 için de %22,4 öngörülmüştü ve şimdikinden 1, 1,5 puan daha fazla programlanmıştı. Dolayısıyla azalan bütçe giderleri nedeniyle “pandemi bitiyor” gözüyle bakılıyor sanki, sınırlı da olsa şimdiye kadar verilmiş destek ve teşvikler ufukta görünmüyor.
  • Kamu yatırımları eriyor, milli gelire oran olarak %2’nin altına inecek. Kamu kesimi dengesine bakınca da artık kamunun hem tüketimini ve yatırım miktarını azaltmayı planladığını net bir şekilde söyleyebiliriz.
  • Sosyal güvenlik açığı giderek büyüyecek. Açık, 2021 için GSYH’ye oran olarak %0,5 tahmin ediliyor. 2024’de ise %0,8’e çıkacak.
  • Bütçe açığında azalış çok yavaş gerçekleşecek. 2021 ve 2022’de %3,5 olarak gerçekleşmesi hedefleniyor.
  • Elbette bütçe açığıyla mücadelede önce faiz dışı dengeyi elde etmek gerek. 2024’de faiz dışı denge öngörülüyor. 2018 yılından bu yana ilk kez, dolayısıyla 6 yıl önceye dönebileceğiz. Bu durum faiz dışı dengede 6 yıllık bir kayıp zamana işaret ediyor.
  • Bütçeden borç faiz giderlerine ayrılan pay 2021 için %12 gibi yüksek bir rakam olmakla beraber, 2023-2024 yıllarında bu pay %15’e tırmanıyor.
  • Borç faiz giderlerinin vergi gelirleri içindeki payı da büyüyecek. Her 5 liranın bir lirasını faize ödemeye devam edeceğiz gibi görünüyor.
  • 2021 yılı için taşıyacağımız vergi yükü geçen yılki programda %23,6 öngörülmüştü, bu yıl %22,6 olarak kesinleşecek. Bütçe giderleri ve vergi gelirlerinin GSYH içindeki payı azalırken vergi yükümüzün değişmeden kalması, yeni vergilere hazırlıklı olmamız gerektiği anlamını taşıyor.

Eğer tahminler tutmazsa kamu dengelerini değiştirip, yanlış kaynak kullanımına neden olacaktır. Sonra da sürekli olarak her OVP’de revizelere ve re-revizelere tanık oluruz ve seneye burada “önceki OVP’lerde ne umduk, ne bulduk?” yazıları okuruz.

Prof.Dr. Binhan Elif YILMAZ

14.9.2021

TÜRK VERGİ SİSTEMİ

Türk vergi sistemini oluşturan vergiler; ödeme gücünün göstergelerine göre gelir, tüketim ve servet üzerinden alınan vergiler olarak sınıflandırılır.

Vergi sistemimizde gelir üzerinden alınan, dolayısıyla bu ödeme gücünü kavrayan iki çeşit vergi vardır: İlki, gerçek kişilerin kişisel gelirleri üzerinden alınan Gelir Vergisi, ikincisi tüzel kişilerin kurum kazancı üzerinden alınan Kurumlar Vergisidir. Tüketim üzerinden alınan vergiler grubunda; tüm mal ve hizmetler üzerinden alınan genel nitelikli Katma Değer Vergisi ve belirli bazı malları konu edinen Özel Tüketim Vergisinin yanında hizmet / işlemler üzerinden alınan Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi, Dijital Hizmet Vergisi, Gümrük Vergisi gibi vergiler yer alır. Servet üzerinden alınan vergiler ise Veraset ve İntikal Vergisi, Emlak Vergisi, Değerli Konut Vergisi ile Motorlu Taşıtlar Vergisidir.

İlk bakışta oldukça kalabalık ve karmaşık görünen Türk vergi sisteminin temel unsurlarını, soru ve cevaplarla daha anlaşılır hale getirmek ve okuyucuyu konuya hâkim kılmak, Kitabın temel hedefidir. Bu hedefe ulaşmada soyut vergi kanunlarının somut örnek olaylara ve sorulara uygulanması, ayrıca açıklamalarla çözüme kavuşturulması yöntemi izlenmiştir.

Kitap, üniversitelerin İktisat, İşletme, İktisadi İdari Bilimler ve Siyasal Bilgiler Fakültelerinde lisans/lisansüstü programlarda ders kitabı olarak okutulabileceği gibi, KPSS, SMMM ve meslek adaylarının sınavlarında yardımcı kaynak olarak da kullanılabilecektir.

SATIN AL

SÖZCÜ GAZETESİ-5.9.2021

Ekonomide 20 yılın en ‘kara kış’ı kapıda

Doğalgaz, elektrik ve gıda ürünlerine son bir yılda gelen yüzde 30’a yakın zamlar, gelirleri bu oranda artmayan milyonlarca vatandaşı bu kışı nasıl geçireceği konusunda kara kara düşündürüyor.

Uzmanlar, yurtdışındaki fiyat artışları nedeniyle doğalgaza yüzde 40’a varan yeni zamlar gelebileceğine, bunun da başta elektrik olmak üzere yeni bir zincirleme zam yağmuru başlatabileceğine dikkat çekiyor.

Ekonomist Dr. Murat Kubilay, olası pandemi kapanmalarıyla işsizliğin yeniden tetiklenebileceğini belirterek, “Isınma, barınma ve beslenme giderleri gelir artışlarının üzerinde. İşsizlikle birleşirse Nisan 2022’de derin bir fakirleşmeyle karşılaşabiliriz. Bu süreçte ihtiyaç kredisi ve kredi kartlarında ödeme güçlüğü çeken binlerce kişinin haciz riski de var. Son 20 yılın ekonomik olarak en soğuk kışına girmek üzereyiz ve vatandaşın şimdiden takati tükendi” dedi.

“Enflasyonda en kötü dönem geride kaldı”

Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Başlevent, sonbaharda enflasyonun daha da yükselme olasılığının azaldığını söyledi. Döviz kurlarının dengelendiğini, kur artışlarının da tüketim maddelerine yansıdığını belirten Başlevent, “Enflasyonda en kötü dönemin geride kaldığını umut edebiliriz. Elbette bir kur şoku veya siyasi çalkantı olmazsa” dedi.

Enerji fiyatlarındaki artış tüketici fiyatlarını tetikliyor

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz, Tüketici Fiyat Endeksi’nin (TÜFE) ağustos ayında yüzde 19.25’e yükselişinin kaynağında gıda ve enerji fiyatlarındaki artışın rol oynadığına dikkat çekerek, “Hem gıda hem de enerji TÜFE’si genel TÜFE’nin üzerinde” dedi. Enerjide artan fiyatların üretim maliyetlerini artırdığını, bunun da tüketiciye yansıtıldığı belirten Yılmaz, “Sonuçta enflasyonu besleyen bir kısırdöngü var. Türkiye, petrol ve doğalgazda dışa bağımlı bir ülke. Bu nedenle düşük maliyetli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek gerekiyor” dedi.

KAYNAK

ENFLASYON, ENERJİDEN BESLENİYOR…

 

Tüketici Fiyat Endeksi’nin (TÜFE) Ağustos ayında yüzde 1.12’ye, yıllık olarak yüzde 19.25’e yükselişinin kaynağında, gıda ve enerji fiyatlarındaki artışın yer aldığı başta TCMB olmak üzere pek çok resmi kurumun raporlarında vurgulanıyor. Hem gıda ve alkolsüz içecekler hem de enerji (elektrik-doğalgaz) TÜFE’si, genel TÜFE’nin üzerinde seyretmeye devam ediyor.

Konut elektrik ücretinde, salgın başlangıcından günümüze kadar yüzde 30’luk fiyat artışı yaşandı. Bu fiyat artışının yüzde 15’i son bir ayda gerçekleşti. Konut doğalgaz ücretindeki artış, salgın başlangıcından bugüne yüzde 20. Doğalgazdaki fiyat artışı ise aylık bazda yüzde 7 oldu.

Türkiye’de elektrik üretiminde doğalgaz santrallerinin payı büyük olduğundan, bu iki enerji kalemi arasında geçişkenlik var. Dolayısıyla doğalgaz üretici fiyatları arttıkça, elektrik üretici fiyatları da artıyor. Ayrıca sanayide elektrik fiyatları arttıkça, üretim maliyeti yükseliyor ve bu maliyet dolaylı yoldan tüketiciye yansıtılıyor. Sonuçta enflasyonu besleyen bir kısırdöngü mevcut.

Türkiye petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıt enerji kaynaklarına ulaşma açısından dışa bağımlı bir ülke. Fosil yakıt ithalatı sayesinde enerji kullanımını ve sürdürülebilir kalkınmasını sağlamaya çalışan ülkelerden biri. Fakat bilindiği gibi Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi’ne göre 2023 yılında yenilenebilir enerji kullanımı ile sağlanan elektriğin payının %30 seviyesine çıkarılması da hedefleniyor. Türkiye’nin yenilenebilir enerjiye ilişkin bu yatırım hedefinin gerçekleştirilmesi için bir potansiyeli varsa, bu potansiyelin hayata geçirilmesinde her şeyden önce devletin yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması yönünde adımlar atması gerek.

Enerji fiyatlarının uluslararası piyasalarda belirlenmesinin yanında kur oynaklıklarının varlığı, maliyeti arttırıcı rol oynamaya ve enflasyonu beslemeye devam edecek gibi görünüyor. Özellikle 2022 kış dönemi hem korona virüs salgını, hem de enflasyon nedeniyle özellikle ücretli, dar gelirli için zor geçeceğe benziyor. Bu nedenle bir an önce arz güvenliğini sağlayacak, düşük maliyetli ve doğaya dost yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, enerji politikasına teşvik sistemi ile yön vermek gerekiyor.

Not: Bu yazının bir bölümü, 5 Eylül 2021 tarihli Sözcü Gazetesi’nde yayınlandı.

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz

4.9.2021