KÜRESEL ASGARİ VERGİ REFORMU: VERGİSİNİ ÖDEMESİ İÇİN “EV”İNE ÇAĞIRILAN SERMAYE

 

Covid-19 pandemisinin tüm güçlükleri ve çözümü, öncelikle küresel. Bu durum; hem virüsün sınırları aşan bulaşıcılığında ve virüsle mücadelede aşı çalışmalarında, hem de ekonomilerin yeniden ayağa kaldırılmasında ve hükümetlerin finansman politikalarında (vergi politikaları/anlaşmaları, borç sözleşmeleri, bağışlar) rahatlıkla gözlemlenebiliyor.

Hükümetler, pandemiyle mücadelede yavaşlayan ekonomik aktivite seviyesini arttırmada genişletici maliye politikası önlemleri, vergi ve kredi ertelemeleri, iş hayatına verilen destekler ile parasal genişlemeyi kullandılar. Tüm bu önlem ve destekler, mali disiplinden uzaklaşmayla sonuçlandı ve ekonomik göstergeler derinden etkilendi. O nedenle hükümetlerin yeni gelir kaynakları arayışına girmeye başlamaları kaçınılmaz. Bu arayışlar, çoğu zaman borçlanmayı bir finansman aracı olarak karşımıza çıkarsa da, devletlerin temel ve vazgeçilmez gelir kaleminin vergiler olduğu unutulmuyor.

ABD seçimlerinin ardından başkanlık koltuğuna geçen J. Biden, Covid-19 ile mücadelede açtığı destek paketlerinin finansmanı için kendinden beklenmeyen bir alanda, vergi alanında bir mücadele başlattı. J. Biden, küresel kurumlar vergisi oranının asgari %15 olması önerisini getirdi. Bu konuda uzlaşma çağrısı cevap buldu, G-7 ülkeleri de destek verdi ve küresel vergi reformuna dönüştü.

Küresel düzeyde asgari kurumlar vergisinin hayata geçirilebilmesi için G-20 ülkelerinin de uzlaşmaya destek vermesi gerekiyor. Ülkelerin maliye-para politikası yetkilileriyle yapılacak toplantılarda alınan kararlar ve anlaşma hükümleri ulusal parlamentolarda onaylanırsa, 2023 yılında hayata geçecek.

Aslında 2017 yılında OECD bünyesinde 38 ülkeyi kapsayan çalışmalar başlamıştı. Küresel asgari vergi, Birleşmiş Milletler Üst Düzey Paneli (FACTI) tarafından Şubat ayında sunulan Sürdürülebilir Kalkınma İçin Finansal Bütünlük Raporu’nun da ana tavsiyelerinden biridir.

OECD’nin 2012 yılından bu yana BEPS Eylem Planı var. Bu plan, çok uluslu şirketlerin sınır ötesi işlemlerde vergi düzenlemelerini ihlal etmesini önleyici Matrah Aşındırması ve Kâr Kaydırması Eylem Planı’dır.

Küresel asgari vergi reformunun ana teması, çok uluslu şirketlerin faaliyetlerinin olduğu yerlerde vergilendirilmesini öngörüyor. Bu tema, tüm vatandaşların hükümetin finansman yükünü adil bir şekilde paylaşmasını sağlamakla ilgilidir. Buna göre, çok uluslu şirketler kâr elde ettikleri ülkelerde en az %15 oranında kurumlar vergisiyle vergilendirilecek. Dolayısıyla bir ülke mukiminin dünyanın neresinde olursa olsun elde ettiği kazancının, mukimi olduğu ülkede beyan edilmesi ve vergisinin ödenmesi sağlanacak.

Dev çok uluslu şirketlerin merkezlerinin bulunduğu ülkelerde vergi ödemekten kaçınmasını zorlaştırma planları, ABD ve büyük ekonomilere sahip diğer ülkelerde giderek ivme kazanıyor. Çok uluslu şirketler, kârlarını düşük vergili veya vergisiz alanlarda yapay olarak yoğunlaştırarak uygulamalarını gizlemek için artık bir teşvike sahip olmayacaklar. Etkili bir şekilde “vergi cenneti” iş modelinin sonu gelebilir.

Son 20-30 yıldır giderek artan vergiden kaçınma uygulamalarının sonunun getirilebilmesi mümkün. Vergi rekabeti sonucu kurumlar vergisi oran indirimlerinde girilen aşağı yönlü yarış artık son bulacak.

Aralarında Türkiye’nin de yer aldığı küresel ekonominin yüzde 90’ını temsil eden 130 ülke, küresel asgari vergi konusunda anlaştı. Bu 130 ülke küresel gelirin %90’ını oluşturuyor. Küresel gelir, 2019’da 87,5 triyon dolardı, 2020’de 84,5 trilyon dolara indi. Hedef küresel gelirin bu yıl yaklaşık 94 trilyon dolara ulaşması.

İrlanda, Macaristan, Estonya gibi bazı Avrupa ülkeleri bu öneriye karşı çıkıyorlar. Çünkü bu ülkelerde uygulanan kanuni kurumlar vergisi oranı daha düşük. Küresel asgari vergi anlaşmasıyla, kurumlar vergisi oranı düşük olan ülkelerde, bu verginin oranı arttırılmayacak. Eğer bir ülkede uygulanan kurumlar vergisi oranı %15’den az ise yerleşik olduğu ülkede bu oranın %15’e tamamlanması şeklinde uygulanabilecek. İşte bu nedenle sermaye, İrlanda ve Macaristan’dan farklı ülkelere gelebilir. Ancak böyle bir düzenleme söz konusu olursa ilgili ülkelerin de cevap olarak kurumlar vergisi oranlarını asgari orana çekerek, fark verginin kendi ülkelerine ödenmesini istemeleri muhtemel.

Küreselleşme sayesinde sermaye önündeki engellerin kalkması ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının yıllar itibariyle artışı, ülkelerin birbirlerinden bağımsız bir şekilde vergi politikası izlemelerini engelliyor. Ülkeler vergi politikalarını düzenlerken diğer ülkelerin vergi politikalarını da göz önüne almak durumundadır.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

9.8.2021

YABANCILARIN TÜRKİYE EMLAK PİYASASINDA YÜKSELEN YERİ

 

2020 Mart’ta pandeminin başlangıcından itibaren büyüme oranındaki dramatik düşüşün önüne geçmek için yılın ikinci yarısından itibaren gevşeyen para politikası kredi talebini körükledi. Ardından para politikası sıkılaştırıldı ama bu politika ile TL’deki değer kaybının önüne geçilemediği gibi enflasyonla mücadelede de yol alınamadı.

Pandeminin ilk gününden günümüze kadar TL’nin $ karşısında değer kaybı %40’ın üzerine çıktı. Menkul kıymetler ve diğer varlık fiyatlarının beklenenin üzerinde “şişme”sinin eşlik ettiği bu ortamda konuta talep arttı. Ek olarak TL’deki değer kaybı, yabancıya elindeki döviz ile zenginleşme olanağı sağladı ve onlar için sadece bir değil, birden fazla konut alma seçeneği de doğmuş oldu.

Yabancılar, Türkiye’de konut ediniminde giderek daha fazla ön plana çıkıyor:

  • Son üç yıldır her yıl ortalama 40 bin civarında konut satın aldılar.
  • 2021 yılının ilk altı ayında satın aldıkları konut sayısı 20 bini geçti.
  • Haziran 2020’de yabancılar tarafından alınan konut sayısı 1.679’dan, Haziran 2021’de %185 artışla 4.826’ya yükseldi.

Körfez sermayesinin Türkiye emlak piyasasına ilgisi büyük:

  • En fazla konut alan yabancılar arasında ilk sıralarda İran ve Iraklılar yer alıyor. Hatta Iraklıların Türkiye’de konuta olan ilgisi son iki ayda İranlıları geçti.
  • İranlılar geçen yıl Haziran ayında 398 konut alırken bu yıl 683, Iraklılar ise geçen yıl Haziran’da 257 konut alırken bu yıl Haziran’da 773 konut aldılar. İran uyruklular bu yıl Ocak-Haziran döneminde toplam 3.070 konut alırken Irak uyruklular 3.019 konut satın aldı.
  • Bu yıl Ocak-Haziran arasında konut alan yabancılar arasında üçüncü sırada 1.759 konutla Ruslar ve dördüncü sırada 1.277 konutla Afganlılar yer alıyor. Lübnan, Kuveyt ve Filistinlilerin de konut talebi son aylarda önemli düzeyde artış gösterdi.

Yabancılar en çok İstanbul ve Antalya’daki konutlara ilgi gösteriyor:

  • İstanbul’da Haziran 2020’de yabancıların aldığı konut sayısı 730 iken, bir yılın sonunda aldıkları konut sayısı 2.257’ye çıktı.
  • Aynı şekilde Antalya’da da yabancıların aldığı konut sayısı Haziran 2020’de 277 iken, Haziran 2021’de 906’ya ulaştı.
  • Yabancıların özellikle İstanbul’daki konutlara olan talebi ve konut fiyatları arasında korelasyon da mevcut. Örneğin pandemi başladığında İstanbul’da konut m2 birim fiyatı 5.223 TL iken Mart 2021’de %25 artışla 6.521 TL’ye ulaştı.

Türkiye’de yabancıların emlak piyasasında artan konut talebinin dinamikleri ile ilgili bazı yasal düzenlemeleri hatırlamakta fayda var. Öncelikle yabancılar, bedeli 250.000 $ ya da karşılığı döviz veya karşılığı TL tutarında gayrimenkulün tapu devrinin yapılmış olmasıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı alabiliyorlar. Ayrıca vatandaşlık edinme amacıyla gayrimenkul satışında KDV istisnası var. Ancak biz Türk’ler için böyle bir istisna geçerli değil. Görüldüğü üzere özellikle Körfez sermayesi, Türkiye’de Türk’lerin alım gücünün yetmediği konutlara büyük ilgi göstermeye devam ediyor.

Not: Bu yazının bir bölümü, 21 Temmuz 2021 tarihli Sözcü Gazetesi’nde yayınlandı.

Prof.Dr. Binhan Elif YILMAZ

31.7.2021

PANDEMİDE SERMAYE NEREDE/KİMDE TOPLANIYOR? -SERMAYE TEMERKÜZÜ-

 

Türkiye’de pandemi öncesinde 2018’den bu yana çift haneli enflasyon ve işsizlik ile düşük büyüme oranı ortamındaydık. 2018 yılı Mart ayından DSÖ’nün pandemi ilan ettiği tarih olan 11 Mart 2020’ye kadar geçen iki yılda TL, $ karşısında %56 değer kaybetmişti.

Pandeminin ilk gününden Temmuz ayının ortasında kadar da TL’nin $ karşısında değer kaybı devam etti, 16 ayda değer kaybı %41 olarak gerçekleşti.

Bu uzun zaman diliminde alım gücünün düşeceğine yönelik beklentiler güçlendi. Para politikası uygulamalarının kısa vadede enflasyonu hedeflenen düzeye getirmekten çok uzak olduğu inancı yerleşti. Enflasyon oranının daha da artacağına yönelik beklentiler, tasarrufları TL’den uzaklaştırırken döviz, altın, kripto para, gayrimenkul gibi varlıkların tercih edilmesine yol açtı. Tasarrufların erimemesi için hangi varlık enflasyona karşı daha fazla getiri sağlıyor ve enflasyona karşı koruma mekanizması geliştiriyorsa, oraya doğru yönelim gerçekleşti.

2020 pandemi yılında büyüme oranındaki dramatik düşüşün önüne geçmek için yılın ikinci yarısından itibaren gevşetilen para politikasıyla indirilen faiz oranları, kredi talebini körükledi. Ucuz paranın bollaştığı dönemde konuta olan talep arttı. Üstelik pandemide ertelenen talepler söz konusuydu. Karantina döneminde şehirlerde, apartman dairelerinde sıkışan hanehalkları için bahçeli, ferah, hijyenik mekanlar ve evden çalışanlar için yazlık bölgelerdeki konutlar cazibe merkezi haline geldi. Menkul kıymetler ve diğer varlık fiyatlarının beklenenin üzerinde “şişme”sinin eşlik ettiği bu ortamda konuta talep arttı.

2020 yılında konut satışında bir önceki yıla oranla %11 artış gerçekleşti. 2021 yılının ilk yarısında geçen yıla göre %11,5 daha az konut satılsa da, satılan konut sayısı 552.810 oldu. Bunca satışın dörtte biri sadece Haziran ayında gerçekleşti. 2020 yılının son çeyreğinden itibaren kredi faizlerindeki yükseliş, ipotekli satış hacmini %29 daraltırken, diğer satış yöntemleri arttı.

Bir yandan pandemi, diğer yandan enflasyonist ortam, bir an önce tasarrufların değerlendirilmesi isteğini doğurdu. Bu durum konuta olan talebi arttırırken konut fiyatları ve Konut Fiyat Endeksi de hareketlendi. Endeks, 2021 yılı Nisan ayında bir önceki aya göre %2 oranında artarak 168,8 seviyesine çıktı.

Türkiye’de konut birim fiyatları (TL/m2) ndaki yıllar itibariyle ortaya çıkan yükseliş çok farklı gerçekleri ortaya çıkarıyor. 2010 Nisan ayında konut m2 birim fiyatı, pandemi başlangıcına kadar 2018 yılı son çeyrekteki gerileme dışında, her ay ortalama yaklaşık %1 oranında arttı. Ama pandemi ilanının hemen ardından Nisan 2020’de konut m2 birim fiyatı ilk kez bir önceki aya oranla %5 birden arttı. Nisan 2020-Nisan 2021 artış ortalaması %2,5 olarak gerçekleşti. Dolayısıyla 2010 yılının Nisan ayında 964,7 TL olan konut m2 birim fiyatı, Nisan 2021’de 4.225 TL’ye ulaştı.

Artan konut fiyatları, düşen alım gücüne, yoksullaşan halka rağmen konut talebi canlı ve satışlar sürüyor. Bu durumun temel nedeni sermaye temerküzü, diğer adıyla sermayenin belirli ellerde toplanmasıdır.

Bazı dar gelirliler düşen alım gücünü ayağa kaldırmak için kendi konutlarını satarken daha küçük bir konut alıp, aradaki tutarı geçimlerinde kullandı. Bazı işletme sahipleri, pandemide işleri bozulunca yüksek talep gören konutlarını satışa çıkardı, işletmesinin borçlarını kapattı. Bazı konut sahipleri de, değeri artan gayrimenkullerini daha önce ummadıkları bir fiyata satarak, kısa vadeli geleceklerini garantiye almaya çalıştı.

İster likidite, ister küresel, isterse pandemi krizi olsun, üretim ve istihdam daralırken bu krizler bazı kesimler için eskiye göre daha güçlü bir yeniden yapılanma fırsatı olabilir, bazı kesimler için de gerçek anlamda çöküşü getirebilir. Tüm bu gelişmelerin sermayenin yoğun birikiminde işlevi vardır. Daha güçlü bir şekilde yeniden yapılanma fırsatı elde eden sermaye, giderek büyür. Üstelik çöküşe uğrayan ve varlığını sürdürmek isteyen diğer kesimlerin çoğu olanağını da elinden alarak. Bu durum gelir dağılımında adaleti ve ekonomik istikrarı tehdit etse de ekonomik büyüme daha fazla önemsendiğinden üzerinde fazla durulmaz. Sermayenin giderek belli ellerde toplanması, gelir grupları arasında farkı büyütür, hayat standardının düşmesi, makroekonomik göstergelerin bozulması ve işsizliğin artması üzerine, toplumsal düzenin değişmesi yönünde talepleri yaratır.

O nedenle kriz dönemlerinde sermaye temerküzü olasıdır. Belli ellerde toplanan sermaye reel sermaye ya da gayrimenkuller olabileceği gibi finansal sermaye de olabilir. Son dönemde sermayenin temerküz oranını belirleyen en önemli unsurun likidite bolluğu olması şaşırtıcı değildir.

Prof.Dr. Binhan Elif Yılmaz

30.7.2021

Not: Bu yazının bir bölümü, 18.7.2021 tarihinde Sözcü Gazetesi’nde yayınlandı.

DİBS GETİRİLERİNDE TCMB FAİZ KARARININ ETKİLERİ

 

TCMB’nin faiz kararı/beklentisi, faiz yapısına göre farklılaşan DİBS’lerin getirilerinde ve Hazine’ce ihraç/itfa tercihlerinde etkilidir.

DİBS’ler faiz yapısına göre iki çeşittir. Bunlar, Sabit Faizli ve Değişken Faizli senetlerdir. Hazine, DİBS alıcısı yatırımcıya bir getiri sunacak ve aynı zamanda faiz maliyetini minimum düzeyde tutacak şekilde sabit ya da değişken faizli senetler ihraç eder.

Sabit Faizli DİBS’ler, borcun vadesi boyunca faiz oranının değişmediği, Değişken Faizli DİBS’ler de borcun faiz oranının vade boyunca değişiklik gösterdiği senetlerdir.

TCMB’nin faiz oranını düşürmesi ile uzun vadeli ve sabit faizli DİBS’leri satın alanlar, ellerindeki fonlar uzun vadede sabit bir getiriye bağlanmış olduğu için bekledikleri getiriyi elde ederler. Faiz oranı daha da düşerse, bu durum mevcut sabit faizli DİBS yatırımcısı açısından olumludur. Örneğin piyasa faizi %19 iken 100 TL’lik getiri için 84 TL ödemesi gereken bir yatırımcının, piyasa faiz oranı %13’e düştüğünde aynı getiriyi elde etmek için yaklaşık 88,5 TL ödemesi, bir başka deyişle bu değerde bir DİBS alması gerekecektir. Sonuçta bilindiği gibi faiz oranı yükselince tahvilin değeri düşer.

DİBS’leri ihraç eden Hazine açısından durum daha farklıdır. TCMB politika faizinin düşmesi Hazine’nin reel maliyetlerinde artış ortaya çıkarırken, borçlanmanın vadesini sabit faizli senetlerle uzatması için bir fırsat doğar.

TCMB’nin politika faizini arttırması halinde ise yatırımcılar bu durumdan olumsuz etkilenir. Örneğin piyasa faiz oranı %13 iken 100 TL getiri için yatırımcı yaklaşık 88,5 TL ödeyerek sabit faizli DİBS alınabilir. Piyasa faiz oranı %19 olduğunda ise aynı getiri için bir başka yatırımcının sabit faizli DİBS almak için 84 TL ödemesi yeterlidir. Görüldüğü gibi faiz oranı ile tahvilin değeri ters orantılıdır.

TCMB’nin politika faizini arttırması halinde Hazine, borçlanma vadesini kısaltarak uzun vadeli maliyetlerinde bir düşüş gerçekleştirmeye çalışır. Ancak borcun vadesi kısaldıkça da borcunu yenileme riski ile (rollover) karşılaşır. Borcun yenilenme riskinin artması ise piyasanın daha fazla faiz talep etmesine yol açar.

Dolayısıyla TCMB faiz oranını arttırdığında sabit faizli DİBS üzerindeki faiz riski, DİBS alıcısı yatırımcı üzerinde kalmış olur. İşte bu noktada değişken faizli senetler, alıcıların yüksek faiz riskini üstlenmelerini engelleyici rol oynar. Bir başka deyişle bu senetler faiz oranı arttığında sabit faizli DİBS açısından ortaya çıkan faiz riskini bertaraf eder.

Değişken faizli senetler faiz oranı arttığında DİBS alıcısı için avantaj sağlarken, Hazine için tersi bir durum ortaya çıkar. Bu durumda değişken faizli senetler ile Hazine, bir yandan faiz riskini yüklenir, ama diğer yandan vade uzatma ile borcunu yenileme riskini azaltmayı hedefler.

TCMB’nin politika faizini düşürmesi/arttırması/sabit tutmasının etkileri, sadece piyasa aktörlerinin kararlarını etkilemez, aynı zamanda iç borçlanmanın riskleri ve dolayısıyla maliyetini etkiler. Alacaklıya vade sonunda ödenecek olan borç faizleri hepimizin ödediği vergi gelirleriyle finanse edildiğinden, maliyet tüm topluma yayılır.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

17.06.2021

BÜTÇE GİDERLERİNDEN “SERMAYE TRANSFERLERİ” HANGİ KURUMLARA GİDİYOR?

 

Hazine ve Maliye Bakanlığı, Mayıs 2021 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu’nu yayımladı. Bu raporda bütçe gider ve gelirlerinin Mayıs ayı gerçekleşmeleri, hem cari yıl hem de bir önceki yıl bütçeleri içindeki paya göre karşılaştırılıyor. Bütçe giderleri, uluslararası standartlara (GFS) uygun olarak hazırlanan Analitik Bütçe Sınıflandırmasındaki “Ekonomik Sınıflandırma” baz alınarak gözlemlenebiliyor.

Bu yıl 1,3 trilyon TL’lik bütçe giderlerinin öne çıkan kalemleri hemen hemen her yıl olduğu gibi cari transferler, personel giderleri ve borç faiz giderleridir. En dar kapsamlı gider kalemi, bütçe giderleri içindeki payı ortalama %1-3 aralığında olan sermaye transferleridir. Ancak Mayıs ayında daha önce rastlanmayan şekilde bu kalemde bir hareketlenme var.

Sermaye transferleri 2021 yılı ilk çeyrekte 2020 yılı ilk çeyreğe göre %46 artmıştı. Mayıs 2021’de ise 2020 Mayıs ayına göre %151 artış gerçekleşti. Bütçe ödeneklerine göre gerçekleşme oranı 2020 yılında %8,3 iken 2021 yılında %16 oldu.

Sermaye transferleri, karşılıksız olarak yapılan bir bütçe gideridir. Kişi veya kurumların bina vb inşaat işi, ulaşım aracı, makine-demirbaş gibi sermaye niteliğindeki harcamalarını karşılamak için yapılan ve vergi gelirlerimizle finanse edilen bütçemizden yapılan kaynak aktarımlarıdır.

Tanımdan da görüldüğü gibi bu transferler karşılıksızdır ve bu ay acaba hangi kurumlara aktarım gerçekleşti? Kamu hesaplarındaki şeffaflık ile ulaşılabilen belgeler sayesinde bazı tespitlerde bulunabilirim:

Bu transferler yurtiçine ve yurtdışına gerçekleştirilir. Yurtiçi sermaye transferleri; öncelikle kamu ekonomik birimlerine (Genel/Özel Bütçeli İdareler, Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar, Yerel Yönetimler, SGK, KİT, Döner Sermaye, Fonlar, kamu bankaları) yöneliktir. Bu kamu ekonomik birimlerinin dışında kalan diğer kamu kurumlarına, özel teşebbüslere, STK’lara, vakıf üniversitelerine, hane halklarına vb. yapılan sermaye transferleri de vardır. Ayrıca Türk Kültür Varlığının Korunması ve tanıtımına, siyasi tanıtıma, Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüklerine, Kalkınma Ajanslarına, üniversite ve kamu kurumu ile savunma ve uzay sanayii Ar-Ge projeleri dahil çeşitli proje giderlerine transfer yapılır.

Yurtdışı sermaye transferleri de dış ülkelere (KKTC ve diğer ülkeler), uluslararası kurum ve kuruluşlara veya yurtdışında bulunan eğitim kurumlarına (Türki devletlerdeki üniversiteler gibi) sermaye birikimi amacıyla veya sermaye nitelikli mal ve hizmetlerin finansmanı amacıyla karşılıksız olarak aktarılır.

Dolayısıyla bir mali yılda sermaye transferi alabilecek kurum sayısı 253 adettir. Yurtiçi transferler, yurtdışı transferlerden birkaç kat daha fazladır. Transferler tüm bu kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilir ve bu kurumların detay hesap planlarında görülür.

2021 yılının ilk dört ayında geçen yıla göre TÜBİTAK’ın desteklediği Ar-Ge projelerinin yürütülmesiyle gerçekleştirilen sermaye transferleri ön planda iken, Mayıs ayında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın KÖYDES projeleri için sermaye transferleri ön plana çıkmış durumda. Bu transfer ilgili bakanlığın sermaye transferi detay kodundan izlenebiliyor. Ayrıca pandemi nedeniyle Mayıs ayı içinde verilen hibeler de yine ilgili bakanlığın detay kodlarında mevcut.

Ancak yurtiçi sermaye transferleri bu kadarla kalmıyor. Son dönemde TCDD yatırımlarının yarattığı finansman açığı yanında bu kuruma yapılan sermaye transferleri gündeme gelmişti. Pandemi ile mücadelede Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’na ve uzay çalışmalarına önem verilmesiyle Savunma ve Uzay Sanayi Ar-Ge projelerine yapılacak transferler de kurum bütçelerinde yerini alıyor. Haliyle önümüzdeki aylarda sermaye transferlerinin bütçedeki payı artma eğilimi taşıyor.

Sermaye transferleri her ne kadar küçük bir gider kalemi olsa da, vergi gelirlerimizle finanse ediliyor. Vergi gelirleri de kolay toplanmıyor. Örneğin Mayıs ayında gerçekleştirilen sermaye transferi tutarı, Mayıs ayı BSMV hasılatına yakın. O nedenle her bir bütçe giderini finanse eden her kuruş vergi geliri, hepimiz için çok kıymetli. Nereye harcandığını takip etmek gerek.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ

16.6.2021