KORONA DÖNEMİ VERGİ ARTIŞI VERGİ GELİRLERİNİ ARTTIRIR MI?
Korona salgınında da görüyoruz ki, insanoğlu yaşadığı sürece üç gerçekten kaçamıyor: vergi, borç ve virüs.
1980’li yıllarda ABD Başkanı R. Reagan’ın ekonomi danışmanı olan Nobelli iktisatçı Arthur Laffer’e göre, ekonomik büyümenin sağlanması ve ekonomide rekabetçi yapının güçlenmesi için vergi indirimlerine gidilmelidir.
Çünkü vergiler tüketim, yatırım, tasarruf ve emek arzı üzerinde saptırıcı etkiler yarattığından, vergi oranlarındaki artış, vergi gelirlerini beklenen oranda arttırmaz.
Vergi oranları artışı ile vergi geliri artışı arasında doğru orantı olmayacağını öngören pek çok faktör vardır. Bunlardan birkaçı şöyle:
- Vergiyi hissetme aşaması: Mükellefler, vergiyi doğuran olayın gerçekleşmesine engel olarak vergiden kaçınma yolunu seçerler ve sonuçta vergi gelirleri düşer. Örneğin potansiyel vergi mükellefi, vergilendirilen bir malı satın almayarak maddi anlamda intibak gerçekleştirebilir (ikame etkisi). Ya da vergi yükünün ağırlaştırılması öngörülen mallardan “stok” yaparak zaman anlamında intibaka gidebilir. Veya işletmeler kuruluş yerlerini değiştirip vergi cennetlerine giderek yerel anlamda intibak yolunu seçebilir.
- Vergiyi ödeme aşaması: Mükellefler, vergiyi doğuran olayın ortaya çıkmasına engel olamadığında, vergiyi yansıtma yolunu seçerler ve vergi, kanun koyucunun işaret ettiği mükelleften değil, başkasından alınır.
- Verginin yerleşme aşaması: Mükellefler, satın alma gücü azalarak vergisel ödevini yerine getirir ve devlet vergi gelirine kavuşur.
- Vergi kaçırma. Mükellefler, yasalara aykırı bir şekilde kasten vergi yükünden kurtulmaya yönelik eylemlerde bulunur ve sonuçta vergi geliri düşer.
A. Laffer’e göre her toplumun bir vergi optimumu vardır. Laffer eğrisini gösteren grafikteki “t” noktası, toplumun optimum vergi oranıdır. Bu orandan itibaren vergi oranını arttırmak vergi gelirini arttırmayacak, aksine azaltacaktır.

Fakat tüm bu faktörlerin varlığı, devletlerin en temel vergi gelirlerinden vazgeçmesi anlamına gelmez. Vergi ve kamu harcamaları, özellikle olağanüstü dönemlerde gelir elde etme, konjonktürel istikrarı temin etme ve ekonomik hayatı düzenleme amacıyla kullanılır.
Türkiye’de Mart ayından bu yana COVID-19 pandemisine karşı alınan sosyal izolasyon önlemleri sonucunda işletmeler, hem talep ve arz şoku ile karşı karşıya kaldı, biriken borçlarının yanında ekonomik gücü azaldı hem de vergisel yükümlülüklerini yerine getirme süreleri yaklaştı. O nedenle devletten vergisel kolaylık ve fedakârlık yönünde beklenti içine girdi. Beklentilere kısmî de olsa, cevap kısa sürede geldi[1]. Ancak ardından vergisel kolaylıklar yön değiştirdi.
Çünkü COVID-19 pandemisine yönelik yapılan sağlık harcamaları ve ekonomik hayatın desteklenmesi için açılan paketler, bütçe açığını tetikleyici özelliğe sahipti. Genişletici maliye politikası uygulamaları, özellikle bütçeden cari transferlerin payını arttırırken, süre ertelemelerini içeren vergisel kolaylıklar, düşen iş hacmi ve işsizlik nedenleriyle azalan vergi gelirleri, hedeflenenin altında kaldı. Üstelik IMF’nin son raporunda Türkiye’nin 2020 yılı bütçe açığının %7,5 olacağı tahmin edilmiş durumda. Bu tahmine bir de IMF’nin Türkiye ekonomisinin 2020’de %5 küçüleceği beklentisini de ekleyelim.
Mali disiplinin en önemli göstergesi olan bütçe açığından taviz verilmek istenmemesi, vergi geliri artışının hedeflenmesi, tüketim, yatırım, üretim kararlarına yön vermede vergilerin kullanılması, bu alandaki düzenlemeler açısından son aylarda yoğunluğa yol açtı. Özellikle vergi oranlarının artışını içeren iki düzenleme dikkat çekici:
- Ek Gümrük Vergisi: 19 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararıyla 800’e yakın ithal ürüne %2 – %30 arasında değişen oranlarda ek gümrük vergisi getirildi.
- Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi: Yetkili kuruluşlarla yapılan genel olarak döviz, ek olarak da altın alım-satımında uygulanan B.S.M.V.’nin oranı, %0,2’den %1’e yükseltildi.
Ek gümrük vergisi düzenlemeleri, 18 Nisan, 21 Nisan ve 11 Mayıs tarihlerinde de yapılmıştı. Fakat bu sonuncusu, en kapsamlısı oldu.
Bu vergiyle inşaat, demir-çelik, otomotiv sanayini doğrudan etkileyen ithal mallar, salgın döneminde daha çok talep edilen hijyenik ürünler, sokağa çıkma yasağı altındaki gençlerin çokça tercih ettiği oyunlar, uzaktan çalışma döneminde ofis hayatının ayrılmaz parçaları olan ithal teknolojik aletler, bilgisayarlar v.s. artık daha pahalı hale geldi.
İkamesi olmayan ve talebin fiyat esnekliği düşük, kısaca daha çok talep edilen mallara bir anlamda zam geldi. Ekonominin sürükleyici sektörlerinin üretimde kullanacakları ithal girdilerin fiyatları da, bu ek vergi ile yükselmiş oldu.
Ek gümrük vergisinde, hem verginin kapsamı genişlediği hem de oranı yükseldiği için görülmektedir ki verginin fiskal amacı ön planda. Ancak ithal girdinin vergili fiyat artışının nihai ürün fiyatına yansıyarak enflasyonist eğilimi şiddetlendirmesi olası.
İthal ürünlere gelen bu ek verginin bir yandan döviz kurundaki oynaklıklar, diğer yandan COVID-19 pandemisinin yarattığı talep ve arz şoku nedeniyle yaşanan gelir kaybı ortamında hayata geçmesi, ithal ürünlere olan talebi daha da azaltabilir. Üretimin ithalata bağlı yapısı nedeniyle de, özellikle 2020’nin ikinci çeyreğinde beklenen ekonomik daralmayı şiddetlendirebilir.
B.S.M.V.’de ise oran artışı 5 kat olarak gerçekleşti. Bu hızlı oran artışının ardında da verginin fiskal amacını izlemek mümkün. Bankadan 100 $ alacak birinin ödeyeceği 1 $’lık B.S.M.V. örneğinde olduğu gibi, toplamda 12 milyar TL’lik bir vergi hasılatı bekleniyor. Bu tutar, 2020 yılı için hedeflenen vergi gelirinin sadece %1,5’i.
B.S.M.V. oran artışında, ekonomide dolarizasyonun yüksek olduğu bu dönemde TL’ye olan güveni tazeleme amacı gözlemleniyor.
Bazı kesimlerin gelir kaybı, bazılarının yüksek kârlar elde ettiği pandemi döneminde, B.S.M.V’nin konusu ve oranındaki genişleme, tasarruf ve yatırımların yöneleceği araçların (döviz, altın) ve bu araçların temin edileceği kanalların (?tezgahaltı?) seçimi üzerinde doğrudan etkili olacak.
Kısaca Ek Gümrük Vergisi ve B.S.M.V. oranlarındaki artışların tüketim, üretim ve yatırım kararlarını değiştirici, saptırıcı etkileri olacaktır. Bu vergilerden beklenen vergi gelirine ulaşmak için, yukarıda sıralanan tüm bu şartların değerlendirilmesi gerekir.
Laffer eğrisi üzerinde optimum vergi oranının ne olacağı, vergi gelirinin hangi vergi oranından itibaren artmayıp, azalacağı Ek Gümrük Vergisi ve B.S.M.V. örnekleriyle sınanmış olacak.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ
29.05.2020
[1] G.İ.B. 22.03.2020 tarih ve 31076 sayılı RG, 3 No.lu Genel Tebliğ. https://www.gib.gov.tr/node/143116,
G.İ.B. 23.03.2020 tarihli 126 No.lu V.U.K. Sirküleri. https://www.gib.gov.tr/node/143122,
G.İ.B. 24.03.2020 tarihli 518 sayılı No.lu V.U.K. Genel Tebliği. https://www.gib.gov.tr/node/143134,
G.İ.B. 25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı Kanun. https://www.gib.gov.tr/sites/default/files/fileadmin/haberler/notlar/haberAciklayiciBilgiNotu27032020_1.pdf,
G.İ.B. 31.03.2020 tarihli 68 sayılı K.D.V. Sirküleri. https://www.gib.gov.tr/node/143189,
G.İ.B. 04.04.2020 tarihli 31089 sayılı RG Genel Tebliği. https://www.gib.gov.tr/node/143204,
G.İ.B. 17.04.2020 tarihli V.U.K. 127 No.lu Sirküleri. https://www.gib.gov.tr/node/143223,
G.İ.B. 20.04.2020 tarihli 128 No.lu V.U.K. Sirküleri. https://www.gib.gov.tr/node/143229,
G.İ.B. 21.04.2020 tarihli V.U.K. 129 No.lu Sirküleri. https://www.gib.gov.tr/node/143235,
G.İ.B 30.04.2020 tarihli ve 31114 sayılı RG Genel Tebliği. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/04/20200430-1.pdf
KORONA VİRÜSÜ BULAŞICIYSA, YOKSULLUK DA BULAŞICI : KORONA VİRÜS SALGININ İKİ YÜZÜ…
Salgın hastalıklar, doğal afetler gibi ilk etapta insan hayatının ön planda tutulması gerektiği durumlarda, ekonomik istikrarsızlık ve ekonomik kayıplar ön plana çıkmıyor. Çünkü o kaybedilen can, sizin canınız, canınız kadar sevdiğiniz evladınız, eşiniz, anne-bananız, çocukluk arkadaşlarınız, geleceğin fizikçisi, düşünürü, bugünün en iyi doktoru, en yetkin bilim insanı, bir dahi, bir piyanist v.s. ve sade bir vatandaş da olabilir…
Tüm dünya ülkelerinden milyarlarca insan, salgına yakalanmamak, kendine, sevdiklerine bulaştırmamak adına bir süredir gönüllü karantinada (pek çok ülke sokağa çıkma yasağı ilan etti) ve işinden gücünden elini eteğini çekmiş durumda. Can kaybı yaşanmaması ya da minimuma indirilmesi çabası ve sorumluluğunu taşımak kolay değil. Herkes sağlık sisteminin çökmemesini de dileyerek salgının kontrol altına alınacağı, bir ilacın ya da aşının bulunacağı zaman dilimini iple çekiyor.
Peki, evlerde uzaktan çalışılabildi ve gelir elde edilebildi mi? Uzaktan işyerlerine bağlanıp çalışmalara rağmen ücretler yarıya mı indirildi? Yoksa patronlar, ücretsiz izine mi gönderdi, ya da işsizler ordusunun yeni neferi mi olundu? Salgın devam ederken zorunlu ihtiyaçlar, barınma, elektrik, su, telefon faturaları nasıl ödendi? Vergiler, cezalar, kredi taksitleri? Ödenmediyse yaptırımı nedir? Yoksa işveren de borçlarını ödeyemedi, kredi borçlarını kapatamadı, kepenk mi indirdi? Ya da ithalat durduğu için üretimini gerçekleştiremedi, satış yapamadı, kâr elde edemedi, kısacası üretim-gelir-tüketim-tasarruf-yatırım halkasından parçalar koptu.
Tüm bu süreç dinamizmini kendi içinde yaşarken hayatın durması, devasa ekonomik kayıpları gün ışığına çıkarıyor.
“Ekonomik kayıpları kim telafi edecek, yeniden istikrar sağlanabilecek mi?”, “2008 küresel krizinde olduğu gibi sermaye yine ve yeniden değersizleşti mi ve hatta kapitalizm çöktü mü” soruları başınıza üşüşüyor. Su götürmez bir gerçek var ki, bu salgının yaratacağı toplumsal mali, parasal kayıplar 2008 küresel krizi ile kıyaslanamaz; nedenleri de, hem sorun alanının tüm dünyayı kapsaması hem de can kaybı, virüsün bulaşıcılığının yarattığı/yaratacağı toplumsal panik ve ekonomik kayıplar nedeniyle, bu neslin daha önce rastlamadığı ve beklemediği bir gerçek olması.
Her sosyal devletten beklenen; halkına sakinliği telkin etmesi, sağlık hizmetlerine erişimi herkese eşit kılması, ekonomik güvenceyi temin etmesidir. Çeşitli ülkeler geçtiğimiz günlerde salgının zararlarına yönelik teşvik paketleri açıkladılar. Türkiye 14,3 milyar Euro, Almanya 750 milyar Euro, Fransa şimdilik 45 milyar Euro (devamı gelecekmiş), ABD ise 2 trilyon $’lık destek paketlerine imza attılar. Havalarda uçuşan bu rakamları basitçe ülke nüfusuna oranlayalım: Kişi başına yardım, ABD’de 5.100 Euro, Almanya’da 1.000 Euro, Fransa’da 700 Euro ve Türkiye’de ise 170 Euro.
Bir sosyal devlet için, tüm bu desteklerin salgına yakalanan halkın bizzat satınalma gücüne bir ilave olması anlamlıdır. Öyle mi olacak, detaylar paketlerde gizli. Ancak bu tutarlar arasında ülkemize ait paketin nüfusa göre hiç tatmin edici değil.
Sınıfsal olarak emekçi ve sermayedarın karşı karşıya geldiği bu salgında, her iki sınıfsal grup kendisi için destek bekliyor. Bugünün emekçilerinin, işsizlik oranına katkı yapmamak için işe devamlılığı şart. Öte yandan üretim-gelir-tüketim-tasarruf-yatırım halkasının kopması sonucu iflasın eşiğindeki sermayeyi de, hizmet arzının kesintiye uğramaması, eksi büyüme rakamlarının ortaya çıkmaması için de kurtarmak şart. Karar alıcıların açtığı teşvik paketinin, sermayeye (perakende, otomotiv, lojistik, turizm gibi sektörlerde) yönlendirilmesi emek ve sermaye sınıflarının ayrıca yükümlülüklerinin ötelenmesi planlanıyor. Dokuz kurda, bir ciğer.
Anayasamızın “Vergi Ödevi” kenar başlıklı ve 73. maddesinde ifade edildiği gibi; “herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür”. Görüldüğü gibi vergilemede dil, din, cinsiyet v.s. ayrımı olmaksızın herkesin mali gücüyle orantılı olarak vergi ödemesinin anayasal temelleri mevcut. Tüm dünyayı kasıp kavuran salgın hastalık durumunda mali gücü azalan herkese de ekonomik güvence şimdi değilse, ne zaman?
Korona virüsü bulaşıcıydı ama, giderek gelir imkanlarından yoksun kalan insanlar ve ekonomik güvencesizlik, yoksulluğun da bulaşıcılığını ortaya çıkaracak.
29.03.2020 – Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ
MALİYE 4. BASKI MART 2020
Mart ayında 4. baskısını hazırladığım ‘Maliye’ kitabım, Maliye biliminin varlık gerekçelerini, iktisat politikasının hedeflerine yönelik kendine özgü politikalarını, mali olayları ve mali kurumları, mali olayların ortaya çıkardığı ekonomik, sosyal, mali, siyasi, hukuki etki ve sonuçlarını inceliyor.
Yeni baskıda kitabı tümüyle gözden geçirdim, gerekli düzenlemeler ve ilavelerde bulundum. 7.12.2019 tarih ve 30971 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7194 sayılı “Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile ihdas edilen Dijital Hizmet Vergisi ve Konaklama Vergisini de kitaba ekledim ve kitabı, Türk Vergi Sistemindeki en son yasal düzenleme ve değişiklikler doğrultusunda güncelledim.
Maliye bilimine ilgi duyanlara faydalı olması dileğiyle.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ
İstanbul Üniversitesi, Mart 2020
VİYANA : SANAT-MÜZİK-TARİH ÜÇGENİNDE BİR BAŞKENT
Viyana; Avusturya Cumhuriyetinin başkenti. Orta Avrupa başkentleri içinde müzik, sanat, kültür ve tarihi ile ön sıralarda yer alan düzenli, şık, elit bir şehir. Nüfusu 2 milyona yakın, resmi dil Almanca.
Ülkenin kuzeydoğusunda yer alan Viyana, çevre ülkelerin başkentlerine oldukça yakın. Bratislava’ya 65 km, Budapeşte’ye 240 km, Prag’a ise 290 km uzaklıkta.
Viyana, 600 yıl boyunca yönetiminde kaldığı Habsburg Hanedanlığının 1440 yılından itibaren hem ikamet yeri hem de Roma İmparatorluğu’nun başkenti olduğundan, yüzyıllar boyu biriktirdiği miras sayesinde Avrupa’nın en zengin sanat, kültür, tarih ve müzik merkezlerinden biri olmuş. Viyana’ya seyahat ettiğinizde Alpler ya da çevre güzellikleri değil de şehri görme isteğinin asıl nedeni, işte bu zenginliğin içindeki yaşamı ve yerleşimi görmek, böyle bir tarihin sokaklarında kaybolmak belki de.
Günümüze gelene dek yerleşimde fazlasıyla değişiklikler yaşamış bir şehir, Viyana. Bu şehir, 19. yüzyıla kadar merkezde St. Stephan Katedrali’nin olduğu, küçük ve eski bir şehir merkezi ile etrafında yüzlerce yıl önceden kalma, Osmanlı ve Fransız saldırılarıyla bir kısmının harap olduğu büyük bina, bahçe ve anıtlarla çevrili göreceli olarak daha büyük bir çevreden ibaretti.
Bu alışılmadık yerleşimin nedeni, 16. yüzyılda inşa edilen ve eski şehir merkezini çevreleyen devasa surların varlığıydı. Sadece surlar değil, aynı zamanda duvarlar, çıkıntılar ve geniş hendekler de mevcuttu. Surların dışında ise, Osmanlı’nın Viyana kuşatması bittiğinde imparatorluğun doğusundaki genişleme nedeniyle nüfus artışı yaşandı. Bu nedenle 1857’de İmparator Franz Joseph’in eski şehri tahrip etmeden, genişleyen şehri korumak için yeni bir planı vardı. Planı, eski duvarları yıkarak ve onları modern binalar ve geniş bahçelerle değiştirerek Viyana’nın iki bölgesini birleştirmekti. Surların kaldırılması ve yapılaşma 30 yıl sürdü. Bu sayede eski şehri çevreleyen ve 5,5 km uzunluğu olan çok geniş bir bulvar elde edildi. Bugün Ringstraße olarak adlandırılan bulvarda şehrin kültürünü yansıtan binalar, anıtlar ve parklar inşa edildi. Ancak 2. Dünya Savaşı, pek çok canlının yanında cansız binaların, kiliselerin ve anıtların da tahrip olmasına neden oldu. Savaşın ardından on yıl içinde tüm Avusturya’yı da kapsayan büyük bir toplumsal çabayla, Avusturya’nın geçmişindeki ünlü ve eski semboller yeniden yaratıldı. Viyana bugünkü son görünümüne, 1955 yılında kavuştu.
VİYANA GEZİ ROTASI
Viyana’nın son halini görmek için bu şehire ulaşmak oldukça kolay. Eğer İstanbul’dan gidilecekse, THY ile her gün karşılıklı dört sefer, Pegasus Havayolları ile de her gün karşılıklı iki sefer var. Seyahat yaklaşık 2 saat sürüyor. Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için CAT ya da S7’ye binmek gerek. CAT adlı havaalanı otobüsleri, hızlı fakat pahalıdır. S7 trenleri ise daha hesaplıdır (4.2 Euro). Tren ile Floridsdorf yönüne doğru 8. durak olan Wien Mitte durağında herkesin ineceğini göreceksiniz. Çünkü Wien Mitte, hem şehir merkezi hem de ana aktarma istasyonudur.
Viyana’yı yürüyerek 2-3 gün içinde gezmenizi sağlayacak bir ‘Gezi Rotası’ hazırladım. Anıtlar, şehir sembolü olan binalar, kafeler, önemli bulvarlar, kiliseler ve en önemlisi saray ve müzelere neredeyse hiç yorulmadan, aynı yerden iki kez geçmeden, evinize döndüğünüzde “göremediğim yerler kaldı” pişmanlığı yaşamadan işinize yarayacak, yol haritası kıvamında bir ‘rota’.
Bu Gezi Rotasının yanında tüm şehre ait Kiliseleler, Saraylar, Müzeler, Semboller, Anıtlar, Parklar ve Kafelerin tarihi, sanatsal bilgileri, fotoğrafları ve ilginç ayrıntıları için 7 başlıkta bir de Viyana gezi yazısı dizisi hazırladım. Bu Gezi Rotasını okurken gezip görebileceğiniz tüm bu yerlerle ilgili bilgiler için linklere tıklayın, sizi 7 başlıklı yazı dizisine götürecek.
İki gün içinde yürüyerek 8 anıt, 4 cadde, 10 kilise, 22 müze, 9 meydan, 3 saray (iki saraya yürüyerek ulaşmak zor, metroyla gideceğiz), 4 park ve 14 şehir sembolünü görecek, tanıyacak ve çok memnun kalacaksınız. İyi gezmeler .)
BAŞLIYORUZ…
Viyana’nın kalbi Stephansplatz’da (Stephan Meydanı) atıyor. Bu meydan turistlerin uğrak yeri ve tüm gün-gece oldukça hareketli. Meydana adını veren en önemli yapı, St. Stephan’s Katedrali. 1147-1160 yılları arasında inşası tamamlanan en ünlü Katolik kilisesi ve başpiskoposluk merkezi.
Stephanplatz’a çıkan üç önemli cadde var. Graben Caddesi, Karntner Caddesi ve Rotenturm Caddesi. Roterturm caddesi sizi Tuna kanalına götürecek. Ama Tuna’ya inmek için henüz erken. Çünkü Graben ve Karntner caddelerinde görmemiz gereken yerler var.
Graben Caddesi, 14. yüzyıldan itibaren pazar yeri, festival merkezi gibi değişik amaçlarla kullanılmış. Hofburg Sarayı ve St. Stephan’s Katedrali arasında bulunan bu ünlü caddede, şimdilerde tanınmış lüks markaların mağazaları, palaslar ve bir çok tarihi kafe bulunuyor.
Graben caddesi iki önemli anıta ev sahipliği yapıyor. Leopold Çeşmesi ile Veba Sütunu. Leopold Çeşmesi yangına karşı bir önlem olarak inşa edilirken, Veba Sütunu veba salgınları nedeniyle büyük kayıplar veren Viyana’nın salgından kurtuluşunun en büyük simgesi olarak meydana yerleştirilmiş.
Graben Caddesi üzerinde lüks mağazalara ve hediyelik eşya dükkanlarına bakarak ilerlerken sağda sokak aralığında St. Peter’s Kilisesi, sokaktan taşarcasına heybetiyle herkesin dikkatini çekecektir. Eski bir Roma kilisesinin yerine 1700’lerde inşa edilmiş, Viyana’nın en eski ve tarihi kilisesidir.
Graben Caddesinin bitişi ile beraber yol sizi sağa Kohlmarkt sokağına yönlendirecek. Bu sokağa girdiğinizde Hofburg Sarayı’nı tüm ihtişamıyla karşınızda bulacaksınız. Burası aynı zamanda Michaelerplatz (Michael Meydanı). Bu meydan, Roma İmparatorluğunun kalıntılarının da korunduğu geniş ve görkemli bir meydandır ve şehrin tüm tarihini yansıtmaktadır. Hatta 1990’larda yapılan arkeolojik kazılar, unutulan Roma evlerini ve modern görünümün altındaki diğer yapıların kalıntılarını ortaya çıkarmıştır. Viyana’nın antik tarihinin bu kalıntılarını herkesin görmesi için açık bırakılmış durumdadır.
Michaelerplatz’den Hofburg Sarayı’na girmeden önce, İmparatorluğun cemaat kilisesi olan ve 1220-1252 yılları arasında inşa edilen St. Michael Kilisesi dikkatinizi çekecektir.
Hofburg Sarayına giriş, Michaelerplatz’dandır. Sarayın giriş kapısı olan Michaelertrakt, hem anıtsal bir giriş kapısı hem de çok süslü bir Barok geçididir. Michaelertrakt’ın sağında ve solunda herkesin durup baktığı Herkül’ün etkileyici heykelleri ile dekore edilmiştir: denizde güç ve karada güç heykelleri. Michaelertrakt’ın sol tarafında İspanyol Binicilik Okulu (Spanische Hofreitschule), Kış Binicilik Okulu (Winterreitschule), sağ tarafında Gümüş Müzesi (Silberkammer) bulunmaktadır.
Michaelertrakt’dan geçildiğinde sarayın en büyük avlusu olan In der Burg (Innenhof)’a çıkılır. Avlunun ortasında İmparator Franz I.’in heykeli bulunmaktadır. Sağdaki kanat olan Amalienburg, İmparatoriçe Sisi’nin yaşamını sürdürdüğü Sissi Müzesi (Sissikammer)’nin olduğu bölümdür. Amalienburg Kanadının belirgin özelliği, Güneş saati ve Barok saatin bina duvarında sergilenmesidir.
Avludaki Chancellery Kanadında ise, önce Napolyon’un sonra da İmparatoriçe Sisi’nin eşi İmparator Franz Joseph’in yaşam alanı olan İmparatorluk Daireleri (Kaiserapartments) bulunur. İmparatorluk Dairelerinin olduğu bu kanadın tam karşısında kalan kısım ise Leopold Kanadı adını alır ve bu bölüm günümüzde Avusturya Cumhurbaşkanı’na aittir.
İn der Burg avlusunun sol tarafında yer alan Schweizertrakt’dan, Sarayın 1552 yılında eklenen ve Rönesans tarzında mimariye sahip binalarının olduğu Alte Burg avlusuna geçilir. Burada Hazine (Schatzkammer) ve Kraliyet Şapeli (Burgkapelle) yer almaktadır.
Hofburg Sarayından genişletilmiş bir kanat olarak tasarlanmış olan Neue Burg’un kapısı Heldenplatz (Helden Meydanı)’a bakmaktadır. Bu meydanda Osmanlı’ya karşı zafer kazanan Prens Eugene’nin başarısını anlatan bir anıtı yer almaktadır. Neue Burg İmparatorluk daireleri olarak tasarlansa da, Neue Burg tamamlanana kadar monarşi yıkılmıştır. Burası da Etnografya Müzesi (Weltmuseum), Tarihsel Müzik Aleti Koleksiyonu (Musikinstrumente), İmparatorluk Armonisi (Kaiserliche Armani), Efes Müzesi (Ephesoskammer) ve Papirus Müzesi (Papyruskammer)’ne ev sahipliği yapmaya başlamıştır.
Hofburg Sarayı’nın Neue Burg kanadının arkasında Mozart Anıtı, İmparator Lothringen’in ve İmparator Franz Joseph’in heykellerinin bulunduğu, aristokrasinin en önemli bahçesi olan Burggarten yer almaktadır. Bu parkın içinde hoşça vakit geçirmek isteyenler Kelebek Evi (Schmetterlinghaus)’ni dolaşabilirler.
Hofburg Sarayı’nın Neue Burg kanadının ön tarafındaki Heldenplatz, Viyana surlarından kalan son parça olan Burgtor’a ev sahipliği yapıyor. Burgtor, yaya ve araç trafiğine açık, çok heybetli bir yapı ve son sur parçası olarak aslında önemli bir kapı görevi görüyor. Çünkü bu kapı, Hofburg Sarayı kompleksinden çıkıp, müze bölgesine geçilmesini sağlıyor.
Surların son parçası Burgtor’un karşısında ve Ringstraße üzerinde birbirinin aynısı olan iki mimari şaheser olan müze binası yer almaktadır. Bunlar, Sanat Tarihi Müzesi (Kunsthistorisches Museum) ve Doğa Tarihi Müzesi (Naturhistorisches Museum)’dir. Müzelerin bulunduğu meydan ise Maria Theresien Platz (Maria Theresia Meydanı)’dır. Meydanda Habsburg Hanedanlığının altın çağını yaşatan İmparatoriçe Maria Theresia’nın 1888 yılında inşa edilen devasa bir anıtı vardır.
Sanat Tarihi ve Doğa Tarihi müzelerinden Viyana’nın gururu MuseumsQuartier Wien görünmektedir. Bu büyük müze alanına ulaşmak için sadece Museums Platz’ı geçmek gerekecek. 90 bin m2’lik sanat ve kültür alanındaki modern iki yapıda Leopold Müzesi ve MUMOK yer almaktadır.
MuseumsQuartier’da ayrıca uluslararası modern sanatla ilgili sergilere ev sahipliği yapan Kunsthalle Wien’de başka geçici sergiler de düzenleniyor. Eski Kış Binicilik Okulu (Winterreitschule) şimdilerde birçok konsere ve gösteriye ev sahipliği yapıyor. Burada ayrıca bir mimari merkez olan Az W, bir dans merkezi olan Tanzquartier, çocuklar için bir müze olan ZOOM müzesi, gençlere yönelik bir tiyatro olan Dschungel Wien ve hatta bir matematik merkezi vardır.
MuseumsQuartier çıkışını Mariahilfer Caddesi’nden yaparsanız, çok şık mağazaların ve restoranların bulunduğu bir cadde göreceksiniz. MuseumsQuartier çıkışını yeniden Maria Theresia Meydanı’ndan yaparsanız ileride siluetlerini gördüğünüz Viyana’nın en güzel sembollerine doğru ilerleyin. Bu sembollerden ilki bir Yunan tapınağını andıran, 1874-1883 yılları arasında inşa edilen Parlamento Binasıdır ve Ringstraße üzerinde yer almaktadır.
Parlamento Binasının (2021 yılına kadar tadilatta olacağı için ziyarete kapalı) karşısında, 1823 yılında halka açılan ve içinde Theusus Tapınağı ile İmparatoriçe Elisabeth (Sisi)’in anıtlarının olduğu Volksgarten’ı görebilirsiniz.
Parlamento Binasının yanında Viyana’nın en fazla kültürel ve sportif etkinliklerine en sahipliği yapan ve içinde Rathausmann’in demirden heykelinin olduğu Rathaus-Park’ı ve parkın arkasında Gotik tarzda inşa edilmiş devasa kuleye sahip Viyana Belediye Binası (Rathaus)’nı görmemek mümkün değil. Viyana Belediye Binası’nın devamında gözlerini alamayacağınız bir yapı olarak Rathaus-Park’ın sonunda yer alan, 1365 yılında kurulan, ülkenin bilime katkısında gelecek yüzyıllarda yaşanacak ilerlemenin temeli olan Viyana Üniversitesi, 1877-1884 yıllarında inşa edilen Barok tarzı binasında halen faaliyette. Bu bölgede Sigmund Freud Park’ının içinde, bir adak kilisesi olan ve Neo-Gotik tarzda inşa edilen Votive Kilisesi ise görülmeye değer bir yapıdır.
Ringstraße’nin Tuna nehrine doğru inen Schottering bölgesindeki Schottengasse’de önce Freyung Meydanı civarındaki iki önemli dini yapı ve anıta rastlayacaksınız. Bunlardan ilki 12. yüzyılda İrlandalı rahipler tarafından inşa edilen Schotten Kilisesi (Scottenkirsche), diğeri de içinde hem pasajı, hem kongre merkezi ve hem de Cafe Central bulunan Palais Ferstel.
Freyung meydanında bir de Avusturya Anıtı (Austribrunnen) bulunuyor. Aynı sokakta 250 metre ileride ise Am Hof Meydanı ve bu meydanda 1356’da Gotik tarzda inşa edilen Am Hof Kilisesi ile St. Mary Sütunu (Mariensäule) sizi tarihin derinliklerine götürecek.
St. Mary Sütunu’ndan Viyana’nın kalbi Stephansplatz ile St. Stephan’s Katedrali görünüyor. İlk başta bahsettiğim gibi, Stephansplatz’a çıkan üç caddeden ikincisi Karntner Caddesidir. Bu şık cadde, ortası ağaçlıklı, araç trafiğine açık, çok geniş bir caddedir. Cadde boyunca tarihe tanıklık etmiş Barok tarzına sahip binaların arasından yürüyeceksiniz. Çünkü caddenin bitiminde Herbert Karajan Platz’da, müziğin sesini duyar gibi olacaksınız. Viyana Opera Binası (Wiener Staatsopera) tüm ihtişamıyla karşınıza çıkacak.
1869’da Mozart’ın ünlü Don Juan adlı eseriyle açılışı yapılan opera binasının önünden Ringstraße’yi geçerseniz, 1867-1870 yılları arasında Yunan tapınağı gibi çatısı ve Apollo heykeliyle dikkat çeken, klasik müziğin en önemli kırmızı binası Musikverein’i ve veba hastalarının şifacısı olduğuna inanılan Aziz. C. Booromeo’ya ithaf edilen St. Karl’s Kilisesi (Karlskirsche) ziyaret edilesi yapılardır.
Viyana Opera Binasının arkasından devam edilirse, sanatın ve ihtişamın bir başka yapıtı olan çok prestijli bir müze, Albertina Müzesi görülür. Albertina Müzesinin yüksek girişi nedeniyle yürümeniz gereken şık merdivenleri, yüksek girişte yer alan dev heykel ve yol seviyesinde Abrecht veya Tuna Çeşmesi (Danubiusbrunnen) dikkatinizi çekecek. Bu çeşmedeki kadın ve erkek figürleri ile Tuna nehri ve Viyana şehrinin ilişkisi temsil edilmeye çalışılmış. Çeşmenin sağında ve solundaki heykeller, diğer nehirleri temsil etmektedir.
Albertina Müzesinin bitişiğinde, İmparatorluk düğünlerinin yapıldığı ve Habsburg Hanedanlığından ölenlerin kalplerinin gümüş kaselerde saklandığı St. Augustine’s Kilisesi vardır. Hanedanlıkla ilgili yapılar başladığına göre, Hofburg Sarayı’na yaklaştık demektir. Kilisenin devamında Avusturya Ulusal Kütüphanesi ve okuma salonu (Österreichische Nationalbibliothek-Prunksaal) Josefplatz (Joseph Meydanı)’nda yer alıyor. İmparator Franz Joseph’in şerefine yapılan bu meydanda, imparatorun heykeli de bulunmaktadır. Ve heykelin sağında dar bir geçitten (Reitschulegasse) Michaelerplatz’a, bir başka deyişle Hofburg Sarayı’nın önüne geliniyor. Şimdi Kohlmarkt sokağından geçince karşımıza Stephenplatz ve Hofburg Sarayı çıkıyor. Çünkü şehirde turumuzu tamamladık, başladığımız noktaya geri döndük…
Bu Viyana gezi rotası, iki-üç gün içinde yürüyerek tamamlanabilir. Ancak bu şehirde ulaşımın imkanları da yabana atılamaz. Mutlaka tramvay ya da metro ile Viyana’nın iki önemli sarayı (Schönbrunn Sarayı ve Belvedere Sarayı) anıt ve parkları görülmeye değer…
Viyana’nın Müzeleri
Viyana’da müzeler sadece içindeki koleksiyonlar itibariyle değerlendirilemez. Çünkü müzelerin bulunduğu Neo-Rönesans binaların mimarileri ile içindeki tüm süsleme, heykel ve merdivenler de müze niteliğindedir.
Habsburg Hanedanlığının sanat koleksiyonları 18. yüzyılın ortasına kadar Viyana’nın birkaç küçük müzesine yayılmıştır. Bu koleksiyonların bir çatı altında toplanabilmesi için merkezi bir müze binası inşa edilmesi ihtiyacı doğduğundan, 1848’de kente yayılmış olan kraliyet sanat koleksiyonlarının birlikte sergilenebileceği bir müze kompleksi oluşturulması için planlar yapılmaya başlanmıştır. O dönemde Viyana çevresindeki surların yıkılmasıyla birlikte yeni bir anıtsal kraliyet kompleksi yaratma fırsatı doğmuştur. 1870’de Kaiserforum adlı G. Semper tarafından yapılan iddialı bir tasarım onaylanmıştır. Kaiserforum’un inşaatı 1871’de başlamış ve plana göre iki müze binasının yanı sıra bir saray kanadı ve iki meydan yaratılacaktı. Bunlar Hofburg’un kanadı olan Neue Burgve onun meydanı olan Heldenplatz ile Maria-Theresien-Platz’daki iki müze binası (Sanat Tarihi Müzesi ile Doğa Tarihi Müzesi) dir.
Sanat Tarihi ve Doğa Tarihi Müzesi
Sanat Tarihi ile Doğa Tarihi müzelerinin bulunduğu Maria Theresien Platz (Maria Theresia Meydanı), Hofburg Sarayı’nın Neue Burg kanadının devamında yer alan Burgtor’u geçtiğinizde sizi karşılayacak olan muhteşem bir meydandır. Meydanın adı, İmparatoriçe Maria Theresia’nın şerefine verilmiştir. Meydanın tam ortasında 40 yıl boyunca hüküm süren Maria Theresia’yı onurlandıran, 1888 yılında inşa edilen devasa bir anıt vardır. Büyük bir kaidenin üzerine oturan İmparatoriçe Teresa’nın etrafı, en güvendiği ve birlikte çalıştığı yakın danışmanlarından bazılarıyla çevrilidir.

Meydanın güneyinde bulunan yapı Sanat Tarihi Müzesi (Kunsthistorisches Museum), karşısındaki yapı da Doğa Tarihi Müzesi (Naturhistorisches Museum)ne ev sahipliği yapmaktadır.
Viyana’nın bu iki önemli müzesi, inşaatın başlangıcından 20 yıl sonra 1891’de açılmıştır. Maria Theresien Platz’daki Neo-Rönesans tasarıma sahip iki anıtsal bina, birbirinin aynısıdır. İki müze arasında yer alan heykeller, fıskiyeler ve çalı yatakları ile dekore edilmiş bahçeler vardır.

Müzelerin içi çok görkemli sütunlar ve çok sayıda mermer merdiven ve heykeli içinde barındırmaktadır. İç mekanda üst katlara doğru heybetli bir merdivenle çıkacak şekilde doyurucu bir fuaye alanına giriliyor. İç mekan gerçekten çok gösterişli ve atmosferin ihtişamını daha da arttıran sekizgen kubbeye sahip.

Sanat Tarihi Müzesinin duvarları da adeta bir müze. Gustav Klimt, henüz 27 yaşındayken müze duvarlarını boyama imkanına kavuşmuş. Boyanacak alan merdivenlerin üstündeki kemer ve duvar sütunlarının arasındaki küçük alanlar, G. Klimt’in ürettiği resimleri yerin 12 metre yukarısında ve normalde en iyi merdivenlerden görülebiliyorlar.
Sanat Tarihi Müzesinin her katında ayrı ve farklı türde müzeler var. Örneğin birinci katta, dünya çapında kendi türünde en büyük dördüncü resim koleksiyonu var. Rembrandt, Dürer, Holbein, Tizian, Veronese, Tintoretto, Rubens, van Dyck gibi farklı dönemlerin ünlü sanatçılarının tüm Avrupa resimlerini burada hayranlıkla izleyebilirsiniz.
Bir başka müzede, Mısır-oryantal bulguları olarak çok sayıda kil çömlek, büst, heykel, aynı zamanda ritüel nesneler, kabartmalar ve yazıtlı levhalar bulunuyor. Bir başkasında antika koleksiyonu, geç antik çağın ve ilk Hıristiyanlığın bulguları olarak Yunan, Helenistik ve Roma Sanatlarının bir profili mevcut.
Başka bir müzenin odağı, mücevher parçaları ve altın eserlerinin yanı sıra günlük yaşamın, örneğin saatlerin veya oyunların diğer nesneleri de bulunan sanat odası. Ayrıca madeni para dolabı, yaklaşık 700 bin sergisiyle, madeni paraların yanı sıra madalya ve kağıt para sergileniyor.
Doğa Tarihi Müzesi, 40’a yakın sergi salonuna sahip. Müze, yaklaşık 30 milyon örnek ve eserden oluşan bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor. Viyana koleksiyonları 1750 yılında İmparator Franz Joseph tarafından oluşturulmaya başlanmış, müzenin temelleri fosillerin, salyangoz, midye, değerli taş ve minerallerin oluşturduğu bu koleksiyonun satın alınmasıyla atılmış.

Bu sergi salonlarında zooloji, mineroloji ve her türlü bitki, hayvan veya mineralin menşei ve gelişimi gösteriliyor. Devasa dinozor iskeletlerinin uzun zaman önce geçirdiği evrim hakkında bilgi elde etmek mümkün. Ayrıca sürüngenler, kuşlar veya etoburlar, her çeşit daha küçük hayvan veya taşlar da içeren sergiler var. Hatta Mars’tan gelen Tissint Gök Taşı’nın da bulunduğu Dünya’nın en büyük ve en eski meteor koleksiyonu da görülebilir (12 Euro karşılığında).
Müzenin toplam personeli 330’dan fazla. Bu personel arasında 60’dan fazla bilim adamı, çalışmalarını bu müzede sürdürüyor.
MuseumsQuartier (MQ)
MuseumsQuartier (MQ), Viyana’daki çok büyük ve modern müze ile kültür komplekslerinden biridir. Viyana’nın merkezindeki 90 bin m2’lik bir alana yayılmıştır. MuseumsQuartier Wien kompleksinde 20 farklı kültür kurumu ve ayrıca bir dizi restoran, moda müze ve mağaza bulunmaktadır.
MuseumsQuartier’deki müzelerden en iyi bilinenlerden ikisi, Leopold Müzesi ve MUMOK’tur. İkisi de dikkat çekici modern iki yapıda yer alıyor. Diğer kültürel kurumlar geniş ve yenilenmiş kompleks içindedir.
MQ’nun en kalabalık koleksiyonu, kireçtaşı kaplamalı büyük beyaz ve kare bir bina içindeki Leopold Müzesi’dir. Koleksiyonun bir kısmı, 19. ve 20. yüzyıl sanatçılarından önemli sayıda eser toplayan Rudolf Leopold tarafından oluşturulmuştur. Leopold Müzesinde Klimt, Kokoschka ve Schiele gibi Viyana sanatçılarının eserleri yoğunluktadır.
MUMOK (Museum Modern Kunst Stiftung Ludwig Wien), Leopold Müzesinin karşısında koyu gri, bazalt bir binadır. Avusturya’daki modern ve çağdaş sanatın en önemli müzesidir. Ayrıca Avrupa’nın en büyük koleksiyonlarından birine sahip müze, ikisi yeraltında bulunan beş kata yayılmıştır. Pop Art, Eylemcilik, Konsept Sanat ya da Fuxus’un sanat eserleriyle süslenmiş, kübistik, fütüristik, yapıcı ya da gerçeküstü resimlerle temsil edilmektedir.
Leopold Müzesi ve MUMOK’un yanında çeşitli sanat dallarında geçici sergilere ev sahipliği yapan Quartier 21 adlı bir kompleks daha vardır.
Uluslararası modern sanatla ilgili sergilere ev sahipliği yapan Kunsthalle Wien’de başka geçici sergiler de düzenleniyor. Eski Winterreitschule, birçok konsere ve gösteriye ev sahipliği yapıyor. Ayrıca bir mimari merkez (Az W), bir dans merkezi (Tanzquartier), çocuklar için bir müze (ZOOM müzesi), gençlere yönelik bir tiyatro (Dschungel Wien) ve hatta bir matematik merkezi vardır.
Albertina Müzesi
Dünyada ün salmış Louvre, British Museum’u andıran bir müze olan Albertina Müzesi, uzun yıllar önce 65 bin civarına eseriyle uluslararası bir üne kavuşmuştur.
Albertina Müzesi Ringstraße’de, mimari açıdan büyüleyici bir Barok yapıdadır. Viyana’nın diğer büyük müzelerinde olduğu gibi, hem Avrupalı sanatçıların hem de Viyana’nın tanınmış sanatçılarının eserleri bir arada ziyaretçilerin ilgisine sunulmaktadır. O nedenle burada Rembrandt, Dürer, Michelangelo ve Leonardo da Vinci’nin yanında Klimt, Kokoschka ve Schiele’in de eserleri vardır. Ayrıca, kalıcı sergilerin yanında geçici ve sınırlı sergiler de müzenin önemini daha da arttırmaktadır.

Hofburg Sarayı Müzeleri
Viyana’daki Hofburg, Schönbrunn ve Belvedere Saraylarının içinde de müzeler bulunmaktadır. Bu önemli müzelerle ilgili ayrıntılı bilgiler “Viyana’nın Sarayları” linkinde… Kısaca özetlemek gerekirse;
Hofburg Sarayında İmparatoriçe Elisabeth (Sisi)’in yaşadığı saray dairelerinin yanında Sisi’nin eşya ve hatıralarının bulunduğu Sissi Müzesi’ni ve Silber Museum‘u görmeden olmaz. Bu saray kompleksinde ayrıca İmparator Franz Joseph’in yaşam alanı olan İmparatorluk Daireleri (Kaiserapartments) de bulunmaktadır.
Hofburg Saray kompleksinde ayrıca Etnografya Müzesi, Tarihsel Müzik Aleti Koleksiyonu, Imperial Armony, Efes Müzesi, Papirus Müzesi, Avusturya Tarih Evi ve Ulusal Kütüphanenin okuma salonu da var.
Schönbrunn Sarayı Müzeleri
Habsburg Hanedanlığının yazlık sarayı olan Schönbrunn Sarayı ve bahçeleri, dünyadaki örnekleri içinde en ünlü saray komplekslerinden biridir. Sarayın ziyaretçileri için ilginç ve büyüleyici olan kısmı, İmparator Franz Joseph ve eşi İmparatoriçe Sisi’nin çalışma ve yaşam odalarının bulunduğu İmparatorluk daireleridir.
Sarayın görkemli mimari yapısı ile içerideki tablo, mobilya ve diğer eşyalar yanında sarayın baktığı büyüleyici bahçenin mimarisi birleşince, Avusturya’nın etkileyici aristokrasi tarihinin canlandırıldığı bir kombinasyon ortaya çıkmaktadır.
Belvedere Sarayı Müzeleri
Belvedere, imparatorluğun ve aristokrasinin ihtişamını yansıtan bir saray kompleksidir. Bu komplekste Aşağı Belvedere ve Yukarı Belvedere olmak üzere iki Barok saray, birbirlerine eğimli bir tepede bakmaktadır.
1752 yılında kraliyet sanat koleksiyonunu sergilemek için Belvedere’yi kullanmaya karar veren Maria Theresia Sarayı ve Prens Eugene’nin koleksiyonunu alarak 1779’da da Sarayı ve bahçeleri halka açmıştır. 19. yüzyılın sonundan bu yana sanat koleksiyonu Sanat Tarihi Müzesinde sergilenmektedir.
Yukarı Belvedere Sarayı, Viyana’daki en iyi müzelerden biridir. Van Gogh, Monet, Renoir, Schiele ve Kokoschka gibi önemli sanatçıların eserleri yanında Avusturya’nın iftihar ettiği ressam Gustav Klimt’in eşsiz eser koleksiyonu da buradadır.

Aşağı Belvedere Sarayı’nda, 1714-1716 yılları arasında inşa edilen ve iyi korunmuş bazı görkemli odalar (Prunksaale) bulunuyor ve burası modern sanat müzesine dönüştürülmüştür.

Viyana’nın Kiliseleri
Viyana’nın dini yapıları, Avusturya siyasi sistemi ile kilise arasındaki etkileşime dair önemli ipuçları vermektedir. Bu dini yapılardan kilise ve katedrallerin çoğu, Viyana şehir merkezinin tam ortasında yer almaktadır ve tarihi geçmişleri de, Habsburg Hanedanlığının tarihi ile içiçe geçmektedir. Aynı zamanda Habsburgların saraylarının sınırları içinde ya da saraylarla bağlantılıdır. Barok, Roma ya da Gotik mimari vurgularıyla etkileyici özelliğe sahip bu kiliselerde tarih sembolize edilirken, iç mekanlara da ünlü sanat eserlerinin yerleştirilmesi ihmal edilmemiştir.
Viyana’da kiliseler güzel, ihtişamlı ama içleri boş. Nüfusunun %41’i Katolik, %11’i Müslüman olan şehirde, halkın üçte birine yakını ise herhangi bir inanç sistemini benimsememiş durumda.
St. Stephan’s Katedrali (Domkirche St. Stephan)
Viyana’nın en ünlü ve görkemli dini yapısı, St. Stephan’s Katedralidir. 1147-1160 yılları arasında inşası tamamlanan bu Katolik kilisesinde 1263 yılında Roma tarzı bir yeniden yapılanma gerçekleştirilmiştir. Ancak 2. Dünya Savaşı’nda büyük ölçüde darbe almış ve katedral için düzenlemeler uzun yıllar devam etmiştir.
Kilise kalker taşından yapıldığından, dış cephe rengi aslen beyazdır. Ancak çevresel faktörler nedeniyle dış cephe siyahlaşmaktadır. Orijinal renge ulaşabilmek için sıklıkla restorasyon çalışmaları gerekmektedir.
Katedralin görkemine katkı sağlayan kuleleri, geniş kapısı ve çatısı görülmeye değer. Katedralin ön tarafında, her ikisi de 65 metre yüksekliğinde Pagan Kuleleri denilen iki Heiden Kulesi bulunuyor. İki kulenin arasında da figür ve kabartmaları ile Ana Kapı (Gigant’s Gate), anıtsal bir sivri kemerden oluşuyor. Kapının üstündeki büyük pencere, daha sonraki bir döneme aittir. Katedralin tepesinde onu koruduğuna inanılan garguyların sayısı oldukça fazladır.
Pagan Kulelerinden ayrı olarak katedral, 137 metrelik bir Gotik Kuleye sahip. Güney Kulesi de denen ve St. Stephan’s Katedralini taçlandıran bu kuleye, ironik bir şekilde küçük Stephen (Steffl) denilirmiş. Gotik Kulenin en üst noktasına 343 adımlık bir merdiven ile çıkmak mümkün. Bu kule Viyana’nın hemen her yerinden göründüğü gibi, kuleye çıkıldığında Viyana’nın da hemen her yeri görülebiliyor.
Steffl’ın karşısında bitmemiş gibi duran Kuzey Kulesi vardır. Yüksekliği 68 metredir. Kule üzerindeki çalışmalar 1511’de durdurulmuş ve Gotik tarz yerine, 1556’da Rönesans tarz ile süslenmiştir. Kuzey Kulesi 1712 yılında “Türk Çanı” olarak da tanınan Avrupa’nın en büyük çanlarından biri olan “Pummerin Çanı”na ev sahipliği yapmıştır. Bu çan, Osmanlı’nın 1863 yılındaki son Viyana kuşatmasından arda kalan askeri toplar ve kılıçların eritilmesiyle elde edilmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın bombardımanında katedralin içine düşerek parçalanan Pummerin Çanı, 1952 yılında kalıntılar eritilerek yeniden yaratılmıştır.
Katedralin çatısı iki yüz binden fazla sırla kaplı çiniyle dekore edilmiştir. Çatı motiflerinde dikkati çeken çift başlı kartal, Roma İmparatorluğu’nun simgesidir. Ayrıca Viyana ve Avusturya’nın armasının tasvir edildiği, İmparator Franz Joseph’in baş harflerinin bulunduğu muazzam mozaikler de görülebilmekte, güneşli günlerde pırıl pırıl parlamaktadır.
Katedralin dışındaki görkem, içeride de devam etmektedir. Girişten sunağa geçitin uzunluğu tam 107 metredir. Kilisenin genişliği ise 34 metredir.
Viyana kiliselerinin iç kısımlarında hakim renkler, kahverengi ve altın renkleridir. Katedralin sütun ve mermerleri de genelde bu renklerdedir. Katedralin içinde çeşitli hayvanların, melek ve şeytanların figürleri, 1300’lerden kalma eserlerdir.
O nedenle katedralde, 14. yüzyılda Gotik üslubunda yeniden yapılanmaya gidilmiş, şapeller eklenmiştir. Kilisede birçok şapel de yer almaktadır. En ünlü şapel olan Tirna Şapeli 1359 yılında inşa edilmiş ve Prens Eugene’ne ithaf edilmiştir. 1741’de İtalyan besteci A. Vivaldi’nin cenaze töreni burada gerçekleşmiştir. Katedral’de yeraltı mezarları ve Hazine, ziyaret edilebiliyor. Habsburg Hanedanlığının üyelerinin öldükten sonra bedenlerinin bir kısmı, katedralin mezarlığındadır (Bedenlerinin geri kalan kısımlarının nerede olduğu, yazının devamında).
St. Peter’s Kilisesi (Peterskirsche)
St. Peter’s Kilisesi, Graben Caddesindeki küçük bir aralığın sonundadır. Çevresindeki binalar tarafından neredeyse gizlenmiş olan yapının, sanki sokağa ya da ziyaretçilerin objektifine sığabilmek için iki çan kulesinin kubbenin önüne uzanıyor izlenimi vermektedir.
Kilisenin tasarımı Graben caddesinin görünümüyle çok uyumludur. Çünkü bu Roma Katolik kilisesi, Graben caddesinin sahip olduğu Barok tarzında, adeta bir sanat tarihi anıtıdır. IV. yüzyılda bir Roma kilisesinin temelleri üzerine 1702-1733 yılları arasında inşa edilen St. Peter’s Kilisesi, Viyana’da yer alan en eski ve tarihi kilisedir.
Eski Roma kilisesinden farklı olarak yapı şimdiki oval şekilli yapıya dönüşmüştür. Kilisede hem ana altarda, hem vaaz makamında, hem de kubbesinde yer alan Steinl ve Rottmayr’ın eseri olan freskler çok etkileyicidir. Kubbenin iç tarafındaki fresklerle bir derinlik yaratıldığından sanki ikinci bir kubbenin var olduğunu düşündürmektedir. Kilisenin zengin iç mekan detayları, yapıyı daha da muhteşemleştirmektedir.
Zafer takının üzerindeki İmparator Leopold I.’in arması ile görkemli kilise orgu da görülmeye değerdir. Ayrıca kilise sunağı çok sayıda kutsal figürle kaplıdır. Kilisenin bir başka özelliği de sunaktan geri dönüşteki muhteşem manzarasıdır. Kilisede yaldızlı heykeller, karmaşık sıva ve etkileyici freskler, iç mekanı cömert bir sanat eserine dönüştürmüştür.
St. Augustine’s Kilisesi (Augustinerkirche)
Hofburg Sarayı’na dahil olarak 1330-1339 yılları arasında Gotik tarzda inşa edilen St. Augustine’s Kilisesi, Josephsplatz üzerindedir. Ancak giriş kapısının ilk bakışta görülememesi, kilisenin önünden birkaç kez geçilmesine rağmen bulunamamasına neden olmaktadır.
Kilise, İspanyol Binicilik Okulunun hemen arkasında ve dünyaca ünlü Albertina müzesiyle yanyanadır. 1634 yılında Habsburg Hanedanlığının düğün kutlamalarının yapılacağı kilise olarak ilan edilmiştir. Örneğin Maria Theresia ile Franz von Lothringen (1736), Marie Louise ile Napolyon (1810) ve Bavyera Prensesi Elisabeth (Sisi) ile İmparator Franz Joseph (1854) bu kilisede evlenmişlerdir.
Girişten sunağa kadar olan geçiti yaklaşık 80 metre uzunluğunda, genişliği ise 10 metredir ve üç katlı bir salon kilisesi olarak dizayn edilmiştir.
İç mekanı Gotik tarzda inşa edilen kilisede şapeller dikkat çekici. Özellikle beyaz mermerden 1789-1805 yılları arasında yapılan ve Maria Theresia’nın en sevdiği kızı olan Maria Christina’nın şapeli bulunmaktadır.
Ana sunağın sağındaki Loreto Şapelinde Habsburg Hanedanlığından 54 üyenin, bu arada tüm imparator ve imparatoriçelerin kalpleri, gümüş çömleklerde saklanıyor (bedenler İmparatorluk Kripti’nde, iç organlar ise St. Stephan’s Katedralinde).
St. Michael’s Kilisesi
Hofburg Sarayının önündeki meydan olan Michaelerplatz’daki en eski yapı, imparatorluğun cemaat kilisesi olan St. Michael’s Kilisesidir.

St. Michael’s Kilisesi’nin inşa süresinin 1220 ile 1252 yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. Ancak 1326 yılında Viyana’nın birçok bölgesini etkileyen büyük Viyana yangını, St. Michael’s kilisesini de harap etmiştir. Yapı, vatandaşların bağışlarıyla tekrar yapılarak ve 1792’de Neo-klasik giydirmeyle günümüzdeki görünümüne kavuşmuştur.
Kilisenin iç mekanı Barok mimariye sahiptir ve dekorasyonu Rönesans freskleriyle tamamlanmıştır.
St. Michael’s Kilisesi’nin altında 1784 yılına kadar çoğunlukla zengin vatandaşlar ve soylular olmak üzere yaklaşık 4 bin kişinin gömülü olduğu, ziyarete açık mezarlar vardır.
Votive Kilisesi (Votivekirsche)
Votive Kilisesi Ringstraße’de, Viyana Üniversitesinin ana binasına yakın konumdaki bir şehir sembolüdür. 1856’da İmparator Franz Joseph’e düzenlenen bir suikasttan imparator sağ olarak kurtulmuş ve bunun şerefine imparatorun kardeşi Arşidük Ferdinand tarafından söz konusu kilise yaptırılmıştır. Bu nedenle Votive Kilisesi bir adak kilisesidir. 23 yıl süren bir inşaat döneminin ardından biten kilisede İmparator Franz Joseph ve İmparatoriçe Elisabeth (Sisi) çifti gümüş evlilik yıldönümlerini kutlamıştır.
Neo-Gotik tarzdaki kilisenin 99 metre yüksekliğinde iki kulesi çok uzaktan görülebilmektedir. Kilise bu haliyle bir ortaçağ kilisesi izlenimi uyandırmaktadır.
İç mekanda Gotik dönemlerin her birinin farklı stilleri birleşmiş haldedir. Mekanda dikey yükseliş vurgusu hayranlık uyandırıcıdır. Çok büyük ve yarı saydam pencerelerde, çok renkli ve yoğun boyanmış vitraylar etkileyici bir şekilde kullanılmıştır. Fakat 2. Dünya Savaşındaki yıkım nedeniyle, bu pencerelerin çoğu yeniden düzenlenmiştir.
Minoriten Kilisesi (Minoritenkirsche)
Minoriten Kilisesi 1276-1350 yılları arasında inşa edilmiş, ancak 16. ve 17. yüzyıllardaki Osmanlı saldırılarında hasarlanmış, özellikle çan kulesi zarar görmüştür. Çan kulesi olması gereken yassı kule iki kez yıkıldığı için kule, bu şekilde yassı biçiminde kalmıştır.
İçi yeniden inşa edilirken çeşitli stil ve malzemelerin uyumsuzluğu sonucunda, kilisenin geri kalanında tamamen yeni bir görünüm ortaya çıkmıştır. O nedenle kiliseyi oluşturan çok farklı stiller, hemen farkediliyor.
Kilisenin güzel bir sunağı ve güzel vitray pencereleri var, ayrıca duvarda Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosunun mozaiği çok etkileyici.
Kilise iç mekanda, haftanın belli günlerinde birçok klasik müzik konseri verilmektedir.
St. Karl’s Kilisesi (Karlskirsche)
1716-1739 yılları arasında İmparator Karl VI.’ın yaptırdığı St. Karl’s Kilisesi, Karlsplatz bölgesinde, Resselpark’ın içinde yer alan çok etkileyici bir Barok kilisedir. Bu kilise yanında, Viyana Teknik Üniversitesinin ana binası ile Viyana Müzesi bulunmaktadır.
Kilise, Viyana’yı veba salgınından koruması için İmparator Karl VI.’in koruyucusu ve veba hastalarının şifacısı Aziz C. Borromeo’ya atfen inşa edilmiştir. Aziz Borromeo aslında Milan’ın başpiskoposuymuş. Kilise bu nedenle dönemin İmparatorunun İtalya ile din ve siyasi bağlılığını da simgeler. İtalya ile olan bağlılığı, kilisenin iki özel sütununda görebiliriz. Bu iki özel sütun, Antik Roma’da görülen Trajan Sütunları tarzındadır (Ayasofya Camiinde olduğu gibi). Trajan Sütunlarından esinlenilen bu sütunlardaki kabartmalar, kilisenin adanmış olduğu Aziz C. Borromeo’nun yaşamından imgeleri sergiliyor.
Kilisenin içi beyaz sıva ve altın süslemelidir. Ana sunağın arkasında etrafı ışıkla çevrili bir melek çemberi, kiliseye giren güneş ışığında parlayarak ziyaretçileri büyülüyor. Freskler ise açık bir zerafeti gösteriyor.
Kilisenin kubbesine, 32,5 metre yüksekliğe sahip asansörle çıkılabiliyor ve hem Rottmayr’ın nefis fresklerine yakından ve Viyana manzarasına uzaktan bakılabiliyor. Kilise içinde güzel mimarisi ve dekorasyonunun yanı sıra, ayrıca küçük bir kilise müzesi vardır.
Kilisenin önünde 1978 yılında yapılan bir gölet, yapının suda yansımasının da görülmesini sağlıyor.
St. Karl’s Kilisesi, hemen her gün Mozart’ın “Requiem” ve Vivaldi’nin “Dört Mevsimi”ni dinleme ayrıcalığını yaşatıyor.
St. Jesuit Kilisesi (Cizvit Kilisesi)
1556’da İmparator Ferdinand, Viyana’ya Hollandalı bir ilahiyatçı olan Jesut Pietro Canisiso’yu Viyana sakinlerini eski inançlarına geri kazandırmak için bir strateji geliştirmek üzere çağırmıştır. İlerleyen yıllarda bu ilahiyatçılar Viyana Üniversitesi’nde teoloji ve felsefe öğretimi ile görevlendirilmiş ve kısa süre sonra bir kilise inşa edilmiştir. O nedenle kilisenin bulunduğu Dr. Ignaz Seipel Platz’da hem üniversite binası hem de sanat akademisi yer almaktadır.
Diğer adı Cizvit Kilisesi olan yapının iç kısmının tamamında altın ve pembe renkteki mermer sütunlar dikkat çekmektedir. İç mekandaki parlak renkler, sarma sütunlar ve galerilerden dolayı kendinizi bir opera veya tiyatro sahnesinde sanabilirsiniz.
Canlı renkler ve renk uyumu, süslenmiş tavan resimlerinde de mevcuttur. Freskler özellikle illüzyonist türleriyle ilgi çekicidir. Böylece tavana bakarken üç boyutlu bir dünya izlenimi yaratmaktadır.
Am Hof Kilisesi (Kirche am Hof)
Bu Kilise, 1386 yılında Gotik tarzda inşa edilmesine rağmen, kilise cephesinde 1662 yılında İtalyan mimar C. Carlone tarafından önemli değişiklikler yapılmıştır.
Kilise Barok mimarisinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Am Hof Meydanı’nda olduğu için harika fotoğraf olanakları sunmaktadır. Ayrıca yaklaştıkça çok dikkat çekici olduğu anlaşılan, göze hoş gelen bir yapıdır.
Kilisenin içi heykeller ve freskler ile süslü. Özellikle sunak üstü çatı detaylarıyla fark yaratmaktadır.
1806’da Napolyon Viyana’yı işgal ettikten sonra, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun sonu bu kilisenin balkonundan ilan edilmiştir.
Schotten Kilisesi (Schottenkirche)
Schotten Kilisesi 1155-1200 yılları arasında İrlandalı rahipler tarafından inşa edilen bir dini yapıdır. Daha sonra İrlandalı rahiplerin halk tarafından İskoçyalı olarak anılması sonucu, kilisenin adı, Schottenstift (İskoç Manastırı) olarak anılmaya başlanmıştır.
Leopold V, İskoçlara, çeşitli ayrıcalıklar vermiş, onlara verilen bu ayrıcalıklara da “Freiung” (“kutsal” bir hak gibi bir şey) hakkı denmiştir. Kilisenin bulunduğu bölgeye de Freyung denilmeye başlanmıştır.
Kilise yüzyıllar boyunca birkaç kez yeniden yapılmış ve genişletilmiş, mevcut Barok görünüme 17. yüzyılda kavuşmuştur. Yapıya ait sanat eserlerinden bazıları, kilisenin hemen yanındaki müzesinde görülebilmektedir.
Kilisenin etrafı Habsburg Hanedanlığının aristokratlarına ait üç özel sarayla çevrilidir. Bunlardan biri Viyana’nın en ünlü kafelerinden olan Cafe Central ve Freyung Pasajının da bulunduğu Palais Ferstel’dir.
Maria on the Riverbank Kilisesi (Mary am Gestade)
Maria am Gestade Kilisesi, Tuna Kanalı’na yakın olan Wiplingstrasse’in ara ve dar sokaklarında karşınıza çıkacaktır. Kilisenin olduğu yerde ahşaptan yapılan ve Tuna nehri denizcilerinin ibadet yeri olarak kullanılan ilk dini yapının geçmişi, 1158 yılına kadar uzanıyor.
Mary on Gestade, 14. yüzyılda inşa edilen şehirde benzersiz Gotik mimari örneklerinden ve şehrin en eski binalarındandır. Sokağın darlığı nedeniyle yapının cephesi dar ve dikeydir. Ancak dikey ve yüksek bir yapı (33 metre yükseklik) inşa edildiğinden çevre sokaklardan rahatlıkla görülebilir ve yüksek basamaklarla kapıya ulaşılır.
Kilise’de Orta Çağ’dan kalma vitray örnekleri, özellikle sunağın arkasında parıldıyor. 1862’den bu yana yaşamış azizlerin şapelleri korunuyor. Altıgen, 60 metre yükseklikte bir çan kulesinin de şehirde benzeri bulunmamaktadır.
Kapuzinergruft
Bu kilisenin diğer adı, İmparatorluk Kriptidir. Viyana’da ikamet eden Habsburg Hanedanlığının bazı üyeleri öldükten sonra şu şekilde defnediliyorlar: Bedenler İmparatorluk Kripti’nde, kalpler St. Augustine’s Kilisesinde ve iç organlar da St. Stephan’s Katedralinde.
1617’den beri Kapuzinergruft, 12 imparatorun ve yakın aile üyelerinin bedenlerine ev sahipliği yapıyor. Habsburg ailesinin buraya getirilen son üyesi Otto Habsburg’du (2011’de). İmparatoriçe Maria Theresia’nın yönetiminde adı Karoline von Fuchs-Mollard olan ve Habsburg olmayan yalnızca bir kişi gömülmüştür.
Ölüm sonrası bedeni üçe bölünmeyen (kalp, beden, iç organlar) sadece İmparator Franz Joseph’dir.
Rus Ortodox St. Nicholas Katedrali
Viyana’nın Katolik inancındakiler için tek katedrali St. Stephan’s Katedrali olmakla beraber, bir de Ortodoks inancındakiler için Rus Ortodoks St. Nicholas Katedrali vardır. Viyana’daki tüm dini yapı mimarisinden farklı ve ünlü bu yapı, çok uzaklardan soğan şeklindeki kubbeleri nedeniyle ilgi toplamaktadır.
Beş kubbeli katedralin çan kulesinde, 1945’te Viyana’nın kurtuluşundan sonra en büyük Rus askerinin hediyesi olan beş çan bulunmaktadır.

Büyükelçiliklerin bulunduğu şehrin diplomatik mahallesi olan Reisenstareße’ye yakın Viyana’nın üçüncü bölgesinde yer almaktadır. Kilise, Rus elçiliğinin yanında bir Rus mimar tarafından 1893-1899 yılları arasında inşa edilmiştir. Rus Çarı Alexander III tarafından finanse edilen kilise, 2. Dünya Savaşı’ndan hasar görmüştür. 1962’de Viyana Eparchy Piskoposunun oturduğu yer olarak katedral rütbesine yükselmiştir.
Ziyaretçileri katedrale taşıyan sadece kilisenin görünüşü değildir. Binanın inşaatı için önemli ölçüde Rus toprağı Viyana’ya taşınmış ve katedralin toprak zemini olarak kullanılmıştır.
Viyana’nın Sembolleri
Viyana’da 16. yüzyılda inşa edilen devasa surlar, 1857’de İmparator Franz Joseph’in 30 yıllık imar planıyla kaldırıldı ile eski şehir merkeziyle modern yapılar ve geniş bahçeler birleşmiş oldu. Bu sayede eski şehri çevreleyen ve 5,5 km uzunluğu olan çok geniş bir bulvar elde edildi.
Bugün Ringstraße olarak adlandırılan bulvar, şehrin sembolü binalar, anıtlar ve parklara evsahipliği yapmaya başladı. Ancak 2. Dünya Savaşı’nda pek çoğu zarar gördü. Savaşın ardından tüm Avusturya’yı kapsayan büyük bir toplumsal çabayla semboller yeniden inşa edildi ve Viyana bugünkü son görünümüne 1955 yılında kavuştu.
Parlamento Binası
1874-1883 yılları arasında inşa edilen Parlamento Binası, Ringstraße’de yer almaktadır. Parlamento binası, 1918’e kadar Avusturya-Macaristan monarşisinin Avusturya bölümünü temsil eden İmparatorluk Parlamentosu olarak görev yapmıştır. 1918’de monarşinin ve Habsburg Hanedanlığının yıkılmasından sonra, milletvekilleri Avusturya Cumhuriyeti’nin oluşumunu ilan etmişlerdir. Bugün bina, Nationalrat (Ulusal Konsey) ve Bundesrat (Federal Konsey) oturumlarına ev sahipliği yapıyor.

İlk bakışta büyük bir Yunan tapınağını andıran ve Neo-Klasik mimari örneği bu heybetli bina, demokrasinin beşiğinin Yunanistan olduğunu söyler gibidir. Binanın mimarı T. Hansen, Atina’da mimarlık okumuş ve Avusturya Parlamento Binası için yaptığı tasarımda da aldığı eğitim ortaya çıkmıştır.
Yalnızca büyük sütunlar değil, binanın önündeki Yunan tanrıçası Athena Heykeli ve binanın ön kısmındaki yazı ve etrafındaki anıt kompozisyonu da, binanın özen gösterilmiş bir sanat eseri olduğu izlenimini veriyor.
Parlamentoyu süsleyen ve çok göze çarpan bir figür, savaş arabasındaki zaferi kişiselleştiren Yunan Tanrıçası Nike’dır. Bu figür sayesinde Mimar Hansen’in iletmek istediği mesaj, Parlamentonun diğer yönetim biçimlerine karşı zafer kazandığıdır.
Parlamento binasının inşaat işleri 1874’ten 1883’e kadar sürmüştür. 2. Dünya Savaşı sırasında, bina büyük ölçüde tahrip olmuştur.
Viyana Belediye Binası (Rathaus)
Viyana, hem Avusturya Cumhuriyetinin başkenti olarak bir eyalet hem de bir belediyedir. Dolayısıyla Viyana Belediye Başkanı aynı zamanda Eyalet Başkanı’dır. Rathaus, Viyana Belediye Başkanlığı binasının diğer adıdır. Ringstraße’de Burgtheather’ın karşısında, Viyana Üniversitesi ve Votive Kilisesi ile birbirine yakın konumdadır. 1872-1873 yılları arasında Neo-Gotik tarzda inşa edilen anıtsal bir binadır.
Binanın 98 metre boyundaki orta kule, bir katedralin çan kulesini andırmaktadır. Gotik Kulenin tepesinde ise elinde bir mızrak tutan 5 metre yüksekliğinde zırhlı bir şövalye heykeli bulunmaktadır. F. Gastell tarafından tasarlanan ve usta demirci A. Nehr tarafından yaratılan heykel, Rathausmann olarak bilinir. Heykelin bir kopyası, ana kulenin yakınındaki Rathausplatz’da duruyor. Rathausman, Viyana’nın sembolü haline gelmiştir ve belediye binasının bekçisi olarak sembolize edilmektedir. Ayrıca bu orta kulenin etrafı, dört adet 61 metrelik kule ile çevrilidir. Şehir merkezinin muhteşem manzarasını görmek ve gözlem kulesine ulaşmak için 256 basamağı çıkmak gerekmektedir.
Rathaus’un her yanı, çoğunlukla Habsburg’un özelliklerini yansıtan pek çok heykelle süslenmiştir. Rathaus’un doğu tarafında yer alan uzun ve güzel tavanlı sundurmadan ilerlediğinizde, görkemli merdivenlerin ve muazzam bir ziyafet salonu olan Festsaal’ın bulunduğu iç mekana ulaşırsınız. Rathaus’un en dikkat çeken salonu, ana salondur ve uzunluğu 71 metreye ulaştığı için turistler buraya büyük ilgi gösterir. Burası, ünlü Viyana heykeli ile dekore edilmiştir. Salon genellikle sergiler, konserler ve toplantılar için kullanılır. Rathaus yılda yaklaşık 800 etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır.
Bu arada Rathausman’ın ilginç bir hikayesini anlatmadan geçmeyelim: Bir suikast girişimine uğrayan İmparator Franz Joseph için yaptırılan Votive Kilisesi’nden iki yıl sonra, Rathaus inşa edilmiş. Votive Kilisesi’nin kule uzunluğu 99 metre. İmparatorun isteklerine göre, yakınlardaki bir kule ya da binanın Votive Kilisesi’nden daha uzun olmaması gerekiyormuş, kendisi böyle karar vermiş. Bu durumda Rathaus’un kulesi en fazla 98 metre olabilirmiş. Ve gerçekten de Rathaus’un orta kulesinin yüksekliği sadece 98 metredir. Aslında Rathausmann olarak bilinen ve kulenin tepesinde duran, boyu 5 metre olan bu heykelin yüksekliği hesaba katılmadığı sürece… Rathausman teknik olarak binanın bir parçası sayılmazsa, imparatorun istekleri yerine getirilmiş oluyor. Ama bu bekçi Rathausman binanın parçası olarak kabul edilirse, kulenin boyu Votive Kilisesi’nden yüksek, demektir.
Viyana Opera Binası (Wiener Staatsopera)
Ringstraße üzerinde bulunan Viyana Devlet Operası (Wiener Staatsopera) dünyanın en önemli opera binalarından biri olarak kabul ediliyor.
Surlar yıkılıp, Ringstraße Bulvarı oluşturulmaya başlanınca, bu bulvarda, 1858’de yeni bir Opera Binası inşa etme kararı alınmış ve inşaat 1863 yılında başlamış. Mimarların suçu olmayan bazı teknik problemler nedeniyle inşaatta sorunlar çıkınca, İmparator Franz Joseph’in sert eleştirilerine dayanamayan mimarlardan biri intihar etmiş. Opera Binası her şeye rağmen İmparator Franz Joseph ve İmparatoriçe Elisabeth (Sisi) tarafından 1869’da açılmış ve ilk açılış sahnesi, Mozart’ın Don Juan adlı eseriyle yapılmış.
Oldukça güzel ve dikkat çekici bir mimariye sahip binada müzik ve gösteri hergün mevcut. Ancak bu müzik evinin müzikal geleneği ve tarihi her zaman en üst düzeyde performans göstermesine rağmen, 1938-1945 Nazi döneminde neredeyse tüm oyuncular kovulmuş ya da öldürülmüştür. 2. Dünya Savaşı bombalarından sonra zorlukla ayakta kalan bina, 1945 yılından itibaren yaralarını sararak tekrar açılmış.
Çok geniş bir bulvar olan Ringstraße üzerinde yer alan Viyana Opera Binası, hava kararmaya başladığı andan itibaren her yönden aydınlatılmakta ve ışık gösterisini uzaktan izleyebilmek ve fotoğraflamak mümkün olmaktadır.
Burgtheater
1748’de Hofburg Sarayı’nın hemen yakınındaki bir mekanda tiyatro açılmış. Bu tiyatro, doğrudan Hofburg Sarayı’ndaki tesislere bağlı olduğundan seyirciler, çoğunlukla imparatorluk ailesiymiş. Görüldüğü gibi Viyana’da tiyatroya ilgi, 1700’lere kadar geri gidiyor. Bu binadaki son performans 12 Ekim 1888’de gerçekleştirilmiş ve iki gün sonra Ringstraße’deki yeni Burgtheater kapılarını açmış. O zamandan bu zamana şehrin sanat ve kültür yaşamında bir dönüm noktası olduğu ortada.
Burgtheater’in önemi sahnedeki hareketli performanslardan değil, binanın kendisinden de kaynaklanmaktadır. Ünlü mimar G. Semper ve Karl von Hasenauer tarafından tasarlanan tiyatronun görkemli cephesi, Viyana’nın en popüler turistik yerlerinden biridir. Binanın tam üstünde Apollo heykeli göz kamaştırıcıdır.
Binanın içi de zarif ve ferahtır. Ayrıca 60 metre uzunluğunda kavisli bir girişe sahiptir. Merdivenler çok geniş ve şıktır. Basamakların yanı sıra, ünlü oyun yazarlarını temsil eden büstler vardır. Daha yakın zamanda, modern ve çağdaş Avusturyalı aktörlerin fotoğrafları da dahil edilmiştir.
İç oditoryumun 1000’den fazla koltuğu vardır ve tiyatro sahnesi yaklaşık 700 m2’dir. Ayrıca sahne düzeninin dönüştürülmesi, örneğin zeminin veya her bir dekorun yükselip alçalabilmesi mümkündür. Burg tiyatro topluluğu ise, 100’den fazla oyuncudan oluşmaktadır ve bu kadrosuyla Avrupa’nın en büyüklerinden biridir.
Viyana’daki diğer birçok bina gibi Burgtheater da 2. Dünya Savaşı sırasında ağır hasar görmüştür. Bina, 48 yıl sonra neredeyse tamamen yıkılmıştır. Bombalardan geriye sadece kanatlar ve görkemli merdivenler sağlam kalmıştır. Tiyatro sanatçısı M. Rengelhart’ın öncülüğünde restorasyonu tamamlanan bina eski ihtişamına kavuşmuş ve 1955 yılında açılmıştır.
Restorasyon sırasında ünlü Avusturyalı ressamlar Gustav Klimt, kardeşi Ernst Klimt ve ayrıca Franz Matsch tavan fresklerini yapmışlardır.
Burgtheather her gün öğleden sonra 15:00’de rehberli tur (Almanca) ile gezilebilir. Tüm hafta boyunca da oyun sahnelenmektedir. Fiyatlar, 10-60 € arasında değişmektedir.
Viyana Üniversitesi
Üniversitenin şu andaki ana binası Ringstraße’de Votive Kilisesi’ne yakın bir konumdadır. Üniversite, 1877-1884 yılları arasında Heinrich von Ferstel gözetiminde inşa edilmiştir. Ancak, Viyana Üniversitesi’nin asıl kuruluş tarihi, 1365 yılına kadar uzanır ve Almanca dil alanındaki en eski Üniversitedir.
Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nden yönetimle anlaşamadığı için ayrılan bazı öğretim üyelerinin Viyana Üniversitesi’ne geçmesiyle üniversitenin akademik temeli 1383’den itibaren atılmaya başlanmıştır. O yıldan itibaren öğrencilerin sayısı 6 bini bulmuştur. Ancak Osmanlı kuşatması ve Viyana’da da meydana gelen dini bölünme ile Üniversite’nin refahı birden sonlanmıştır.
1749 yılından itibaren Maria Theresia tarafından derin bir yeniden yapılanmaya gidilmiş, üniversitelere yönelik cinsiyet eşitliği, fakültelerin yeniden organize edilmesi ve devletin söz sahipliğinin arttırılmasına yönelik bir dizi reform gerçekleştirilmiştir.

Musikverein
1867-1870 yılları arasında inşa edilen binanın tasarım yarışmasını, Parlamento binasının mimarı T. Hansen kazanmış ve bu binayı da bir Yunan Rönesans üssüne çevirmiştir. Binadaki 16 zarif karyatif, Brahms Salonu, tapınak şeklindeki çatı ve Apollo heykeli, Yunan mimarisinin yansımalarıdır. Böylelikle Klasik müziğin en ünlü salonlarından olan Musikverein’de klasik bir ortam yaratılmıştır.
Viyana’nın en güzel ve en zengin şekilde dekore edilmiş konser salonunu; “Yeni Yıl Konseri” nedeniyle görmeyenimiz kalmamıştır. Çünkü Binanın iç mekanında en önemli kısım, Büyük Müzik Salonu (Groser Musikvereinsaal) dur. Bu salon Yeniyıl Konseri gibi çok çeşitli konserlere ev sahipliği yapmaktadır.

Musikverein, 1870 yılında iki konser salonuyla açılmıştır. En ünlü salonu 2.000 seyirci kapasiteli, zengin dekoru ve nedeniyle Altın Salon (Große Musikvereinssaal)’dur. 1937’de inşa edilen Brahms Salonu (Brahms Saal) ise 600 kişiliktir.
1991 ve 2004 yıllarında binanın iç mekanında yeniden düzenlemeye gidilmiş, alt katlarda salonlar inşa edilirken, diğer yandan hem tamamen klasik hem de modern ve yenilikçi dizayna ahşap, metal ve taş gibi tasarım malzemeleri eşlik etmeye başlamıştır. Böylelikle 2004 yılında Musikverein’e yerin altına dört yeni salon daha eklenmiştir. Cam Salon (Gläserne Saal) bunların en büyüğüdür. Diğerleri daha küçük olan Metal Salonu (Metallene Saal), Taş Salon (Steinerne Saal), Ahşap Salon (Hölzerne Saal).
Postane Binası (Österreichische Postsparkasse)
Otto Wagner tarafından tasarlanmış Avusturya Posta Tasarruf Bankası binası 1906’da açılmıştır. Bu bina sadece Wagner’in kariyerinin zirvesini değil aynı zamanda onlarca yıllık mimari çalışma ve tasarım çalışmalarının doruk noktasını da temsil etmektedir.
1904-1912 yılları arasında Otto Wagner’in inşa ettiği Posta Tasarruf Bankası binası, Avrupa modernizminin ve Viyana’nın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Bina Wagner’in mimari çalışma ve tasarım çalışmalarının doruk noktasını da temsil etmektedir.

Binanın içi ve dışındaki her detay, her mobilya parçası estetik ve kullanılabilirlik açısından özenle tasarlanmıştır. Binanın içinde, örneğin halı, lamba, saat, kapı kolu, çalışma masası, koltuk, dolap ve kasa gibi her şey tasarım ürünüdür. Ayrıca pek çok şey de, yıpranmaya karşı bantla kaplıdır. Binanın dış cephesi ise alüminyum kaplıdır ve sayısız demir civatayla doludur. Wagner’e göre bu tarz hem teknik gereklilik hem de modernlik gereğidir. Ayrıca çivili ve demirli tarz, hazineyi çağrıştırıp yatırılan paraların güvende olduğu hissi vermektedir.
Postane binası, hafta içi 08:00-17:00 saatleri arasında halka açıktır.
Palais Equitable
St. Stephan’s Katedrali’nin yanında çatısında Amerikan kartalının olduğu bir Palas dikkatinizi çekebilir. Palas Equitable, 1887-1891 yılları arasında New York merkezli bir sigorta şirketi tarafından inşa edilmiştir. Dolayısıyla bir Amerikan hayat sigortası şirketi tarafından yaptırıldığı için, Viyana’da aristokrat konutu olmadan “Palais” adı verilen az sayıdaki saraydan biridir.

Palais Ferstel
Hofburg Sarayı’na çok yakın konumda ve Herrengasse caddesinde bulunan Palais Ferstel, ünlü Avusturya’lı mimar Ferstel tarafından Viyana Modernizmine uygun olarak modern tarzda yapılan bir binadır. Aslen 1860 yılında Ulusal Banka ve borsa binası olarak inşa edilmiştir.
Palais Ferstel’in benzersiz özelliklerinden biri, içinden geçen ve halka açık olan cam tavanlı alışveriş çarşısıdır. Ayrıca çok zarif ve altıgen tabanlı, 6 metre yüksekliğindeki tarihi fıskiyedir. Fıskiyenin üzerinde duran figür ise Tuna Perisi’dir.
Palais aynı zamanda Avrupa’nın entelektüel seçkinlerinin sıkça ziyaret ettiği ünlü Cafe Central’i ve 735 kişilik bir kongre merkezini barındırıyor.
Mozaik Duvar: Kärntnerstraße, No: 16
Oldukça uzun, canlı ve tarihi bir cadde olan Karntner caddesinde yürümek, genellikle kalabalık olduğu için zor olabilir. Bundan dolayı belki de o kadar uzun ve tarihi bir caddede bulunan güzel ayrıntılara dikkat edilemeyebilir ve Kärntner caddesi numara 16’nın cephesinde bulunan mozaik gözden kaçırılmış olabilir. Mozaik duvara sahip orijinal bina ise, 1894-1896’da inşa edilmiş ve Hotel Meissl & Schadn’in evi olmuştur.

Surlardan Kalan Tek Parça: Burgtor
Osmanlı ve Fransız saldırılarına karşı 19. yy.ın ortalarında Viyana’yı çevreleyen sur duvarları yıktırılmış, böylece şehir merkezinin yakınında geniş bir açık alan oluşmuş ve büyük bir bulvar olan Ringstraße inşa edilmiştir.
İşte 1857’de Viyana surları yıkıldığında Hofburg Sarayı’nın hemen yanında bulunan sur duvarlarından kalan tek parça surun adı, Burgtor’dur. Burgtor, Heldenplatz’da Hofburg Sarayı kompleksine geçişi sağladığı gibi, Sanat Tarihi ve Doğa Tarihi Müzelerine de ulaşım için kullanılır.

Hundertwasser Evleri
Viyana’lı mimar Friedensreich Hundertwasser (1928-2000), asıl adı Friedrich Stowasser, resim ve heykeller yanında mimaride sıradan geometrik standartlar olmadan kendi tasarladığı binaları ortaya çıkarmıştır.
Kariyeri boyunca yaklaşık 40 binayı Avusturya, Almanya, ABD, Japonya, İsrail, Yeni Zelanda ve İsviçre’de yapmıştır. Ünlü Hundertwasser evleri, Viyana’da Tuna Kanalı hattında, Kundelgasse 34-38 (Viyana Bölgesi Landstraße)’dedir.
Viyana Hundertwasser Evi, 1983-1986 yılları arasında inşa edilmiştir. Aslında önünde durulan ve sürekli turistlerin fotoğraf çekip paylaştığı evler, bugün normal insanların yaşadığı bir konut kompleksi.
Nascshmarkt
Viyana’da birçok pazar vardır. Ancak Naschmarkt, en eski ve en dikkat çekenidir. Burada çiçek, içecek, yiyecek ve aklınıza dahi gelmeyecek her türlü değişik ürünle karşılaşabilirsiniz. Tüm bu ürünlerin satıldığı çok sayıdaki tezgahları bulacaksınız.
Viyana’ya özel hediyelik eşyaları, Sacherorte ya da Mozart çikolatalarını, Viyana kahvesini almak da diğer bir seçenek olarak düşünülebilir.

Onaltıncı yüzyıldan beri var olan Naschmarkt, her zaman şehirdeki en popüler çiftçi pazarlarından biri olmuştur. Son yıllarda Naschmarkt, uluslararası lezzetleri tatmaya da olanak tanıyor. Özellikle Türk pazarcıların ülkemizden çeşitli tatlar sunuyor. Bu pazarda Asya mevcudiyeti de bulunur ve suşi standlarının yanı sıra diğer Çince, Japonca, Korece veya Vietnamca konuşan ve yerel ürünleri satanlar da görülebilir. Tabii ki, burada da iyi bir Viyana yemeği bulamayacağınız söylenemez. Sosislerin, şnitzellerin ve diğer yerel yemeklerin pazardaki çeşitli tezgahlarda veya restoranlarda tadını çıkarabilirsiniz.
Naschmarkt, pazar günleri hariç her gün açık. Pazar günleri de Naschmarkt’ın batı ucunda düzenlenen haftalık bit pazarı var.
Prater ve Ferris Tekerleği (Wiener Reisenrad)
Prater’deki en ünlü cazibe merkezi, Volksprater veya Wurstelprater olarak bilinen bir eğlence parkının parçası olan Riesenrad’dır (dev tekerlek). 1896-1897’de İngiliz mühendis Walter Basset tarafından yaptırılmıştır. Basset’in kurduğu dev tekerleklerin hayatta kalan tek örneğidir. Paris ve Londra gibi şehirlerdeki örnekleri uzun zaman önce tasfiye edilmiştir.
İmparator Franz Joseph’in tahta çıkışının 50. yıldönümünü kutlamak için 1897 yılında inşa edilmiştir. Tekerleğin çapı yaklaşık 61 metredir ve 1920’den 1985’e kadar dünyanın en uzun süredir devam eden Ferris tekerleğidir.
Dev tekerleğe binmek için bir süre beklemek, beklerken de mini bir müzenin içinden geçmek ilginç bir deneyim.
Viyana Prater bölgesi toplamda 600 hektardır ve Tuna kıyısına kadar bir alanı kaplamaktadır. Prater, 1560 yılında imparatorluk ailesi tarafından avlanma alanı olarak kullanılmaya başlanmış, ardından halka açılmıştır.
Çayırlar ve karışık ormanlık alanların bulunduğu büyük yeşil alanlarının yanı sıra, Prater, tenis kortları, büyük stadyum, yarış pistleri, yüzme havuzu ile planetaryum gibi bir eğlence merkezi ve ticaret fuarını da bünyesinde barındırmaktadır.
Viyana’nın Sarayları
Tarihin sayfalarında geniş yer tutan Habsburg Hanedanlığının hem yazlık hem de kışlık saraylarının bulunduğu şehir, Viyana’dır. Hanedanlığın 1918 yılında sona ermesinin ardından tüm bu mekanlar sanat ve tarih müzelerine dönüştürülmüştür. O günden bugüne milyonlarca yerli ve yabancı turistin akınına uğramaktadır.
Viyana’da en çok ziyaret edilen saraylar, şehrin kalbi Stephanplatz’a yakın konumdaki Hofburg Sarayıdır. Diğer saraylar olan Schönbrunn Sarayı’na ulaşım için bu meydandan yürüyüp U4’ü kullanarak Stadt-Park istasyonundan 7 durak sonra Schönbrunn istasyonunda inerek ulaşabilirsiniz.
Belvedere Sarayı’na gitmek için de yine bu meydandan U1’i kullanarak Wien Alaudagasse istasyonundan 3 durak sonra Südtiroler Platz istasyonunda inmek gerek.
Hofburg Sarayı
Viyana’nın en merkezinde bulunan Hofburg Sarayı, 1275’te dört kuleli dikdörtgen bir yapı olarak inşa edilmiş, 1533 yılından itibaren yeni eklemelere kavuşmuştur. O yıllarda İmparator Ferdinand ikametgahını Viyana’ya taşımaya karar verince Viyana, Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmuştur.
1683’ten itibaren Osmanlı tehdidinin bitmesiyle saraya yeni eklemeler yapılmaya devam edilmiş, Kış Binicilik Okulu, İspanyol Binicilik Okulu ve Reichkanzleitrakt tasarlanmıştır. Yüzyıllar sonra İmparator Franz Joseph’in 1848’den 1916’ya kadar hüküm sürdüğü yıllarda kompleksin en yeni ilaveleri olarak anıtsal kapı olan Michaelertrakt ile Heldenplatz’a bakan çok büyük bir kanat olan Neue Burg inşa edilmiştir.
Hofburg Sarayına giriş, Michaelerplatz’dandır. Sarayın giriş kapısı olan Michaelertrakt, hem anıtsal bir giriş kapısı hem de çok süslü bir Barok geçididir. Michaelertrakt’ın sağında ve solunda herkesin durup baktığı Herkül’ün etkileyici heykelleri ile dekore edilmiştir: denizde güç ve karada güç heykelleri.
Michaelertrakt’ın sol tarafında İspanyol Binicilik Okulu (Spanische Heftennn) ile Kış Binicilik Okulu (Winterreitschule), sağ tarafında Gümüş Müzesi (Silberkammer) bulunmaktadır. İspanyol Binicilik Okulu’nda atların gösterileri ziyarete açıktır. Alternatif olarak eğitim seanslarından birine katılmak veya ayrıca Lippizaner atlarını ahırlarında görmek mümkündür. Müze, Kış Binicilik Okulu’ndaki kahramanlığını gösteren atların ardından, atlılarla ilgili bir dizi eser sergiliyor.
İmparatorluk dairelerine girmeden önce sarayın zemin katındaki Gümüş Müzesi’nde, hanedanlığın etkileyici bir gümüş koleksiyonu ile altın ve porselen eşya koleksiyonu sergileniyor. Müzenin en önemli parçası, on metreden daha uzun yaldız ve bronzla süslenmiş yemek takımları ile donanan Kraliyet yemek masası canlandırmasıdır.
Michaelertrakt, Michaelerplatz’ı sarayın en büyük avlusu olan In der Burg (Innenhof) ile birleştirir. Avlunun ortasında İmparator Franz I.’in heykeli bulunmaktadır. İmparator Franz I.’in heykelinin köşelerinde bulunan dört kadın inanç, barış, adalet ve güçü temsil etmektedir. Heykelin arkasındaki kanatlar 16. yüzyıl Rönesans mimarisini yansıtmaktadır. Sağdaki kanat olan Amalienburg, İmparatoriçe Sisi’nin yaşamını sürdürdüğü bölümdür. Bu kanatın ön yüzünde Güneş Saati ile birlikte Barok Saat de bulunmaktadır.
Hofburg Saray kompleksinin Amalienburg Kanadında, İmparatoriçe Elisabeth (Sisi)’in yaşadığı saray daireleri yer almaktadır. Ziyarete açık olan 21 odadan oluşan bu daireler, Sisi olarak bilinen İmparatoriçe Elisabeth ile ilgili hatıraların bulunduğu Sissi Müzesi’ndedir. Bu müze imparatoriçenin elbiseleri, portreleri ve diğer eşyalarının sergilendiği ve çok rağbet gören bir müzedir. Küçüklüğünde resmettiği figürler, el yazıları, özel eşyaları, etkileyicidir. Spor ekipmanları ile tamamlanan yatak odası, giyinme odası ve büyük ve küçük salon ile yemek odaları ziyaret edilebilir. Dairelerde çini sobalar ve 1850’lerin mobilyaları, Barok veya Rokoko stilinde döşeli odalar çok şıktır ve Sarayın Barok dış cephesi ile de uyumludur.
Sissi, İmparator Franz Joseph ile evliyken 1898’de İtalyan bir anarşist tarafından Cenevre’de öldürülünceye kadar, imparatorun annesi Sophia ile (Sophia, aynı zamanda teyzesidir) anlaşamadığı için yaşamı boyunca Hofburg Sarayı’nda çok kısa süre ikamet etmiş, genelde Avrupa’da seyahat etmiştir. Alçakgönüllü, halkın sorunlarıyla ilgilenen, insancıl ve özgürlüğüne düşkün İmparatoriçe Elisabeth (Sisi), eşi İmparator Franz Joseph’in, Avusturyalıların ve Macarların kalbinde taht kurmuştur.
Michaelertrakt’ın sağında kalan bir başka anıtsal kapı, Reichkanzleittrakt’tır. Hofburg Sarayı kompleksinin Chancellery Kanadında önce Napolyon’un sonra da İmparator Franz Joseph’in yaşam alanı olan İmparatorluk Daireleri (Kaiserapartments) vardır. Dolayısıyla Sissi Müzesi’nden çıkar çıkmaz İmparator Franz Joseph’in zamanının çoğunu geçirdiği mütevazi bir şekilde dekore edilen dairelerine girilir. İmparatorun misafir kabul odası, çalışma odası, yatak odası, imparatoriçenin çalışma odası, yatak odası, banyosu ve beraber yemek yedikleri kraliyet yemek odası görülebilir.
İmparator Franz Joseph’in dairelerinin olduğu bu kanadın tam karşısında kalan kısım ise Leopoldinischertrakt (Leopold Kanadı) adını alır ve bu bölüm günümüzde Avusturya Cumhurbaşkanı’na aittir.
İn der Burg avlusunun sol tarafında yer alan Schweizertrakt (İsviçre Kapısı-bu kapıda, orta çağda İsviçre’den gelen maaşlı muhafızlar nöbet tutarlarmış)’dan, Sarayın 1552 yılında eklenen ve Rönesans tarzında mimariye sahip binalarının olduğu avlusuna geçiliyor. Avlunun adı Alte Burg’dur ve burada Schatzkammer adı verilen Hazine ile 1449 yılında inşa edilmiş olan Kraliyet Şapeli (Burgkapelle) yer almaktadır.
Schatzkammer, Roma İmparatorluğu’nun taç, mücevher, kılıç gibi pahalı ve gücü ifade eden sembollerinin yer aldığı bir müzedir. Özellikle pek çok mücevherle süslü İmparator Rudolph II.’nin tacı dikkat çekmektedir.
Hofburg Sarayından genişletilmiş ve kavisli cepheli bir kanat olarak tasarlanmış olan Neue Burg’dan Heldenplatz (Helden Meydanı)’a çıkılmaktadır. Bu meydanda Prens Eugene anıtı yer almaktadır. Neue Burg İmparatorluk ailesi için tasarlansa da, tamamlanması mali sorunlar nedeniyle (kaynaklar Maria Theresia meydanındaki Sanat Tarihi Müzesi ile Doğal Tarih Müzesine aktarıldığından) gecikince, 1. Dünya Savaşı başlamış, ardından monarşi yıkılmıştır. Böylece Neue Burg’de yapının içine girecek ve konaklayacak bir imparatorluk üyesi kalmamıştır.
Neue Burg’un değişen fonksiyonları sonucunda konuttan müzeye çevrilmesi kararlaştırılmıştır. Sonunda Neue Burg Etnografya Müzesi (Weltmuseum), Tarihsel Müzik Aleti Koleksiyonu (Musikinstrumente), Imperial Armony, Efes Müzesi (Ephesoskammer), Papirus Müzesi (Papyruskammer), Avusturya Tarih Evi ve Ulusal Kütüphanenin okuma salonuna (Prunksaal) ev sahipliği yapmaya, bünyesinde önemli kültür ve sanat faaliyetlerini ağırlamaya başlamıştır.
Neue Burg’daki Efes Müzesi, Türkiye Efes’teki arkeolojik kazılardan elde edilen çok değerli buluntuları sergiliyor. Tarihsel Müzik Aletleri Müzesi, tüm dünyada kullanılan müzik aletleri koleksiyonuna sahiptir. Etnoloji Müzesi de Amerika, Asya, Okyanusya, Afrika ve hatta Sibirya’dan kalma tarihi eserlerden oluşan bir koleksiyon sergiliyor. Neue Burg’da ayrıca 14-17. yüzyıl arasındaki döneme ait zırh koleksiyonlarının sergilendiği bir müze de vardır.
Neue Burg dünya tarihinin en ikonik ve talihsiz anlarından birine de tanık olmuştur. 1938’de Adolf Hitler binanın balkonundan, Avusturya’nın Nazi Almanyası tarafından işgal edildiğini resmen açıklamıştır.
Hofburg Sarayının önünden, bir başka deyişle Michaelertrakt’ın sol tarafındaki Reisculegasse’den dar bir kaldırım boyunca devam edildiğinde Josepsplatz’a çıkılır. İmparator Franz Joseph’e ithaf edilen bu meydanda imparatorun heykeli bulunmaktadır. Bu meydanın en önemli yapısı Avusturya Ulusal Kütüphanesi ve Okuma Salonudur (Österreichische Nationalbibliothek-Prunksaal).
İmparator Karl VI.’ın emriyle 1726’da Barok tarzında inşa edilen Ulusal Kütüphane, Hofburg Saray kompleksinin bir parçasıdır. 80 metre uzunluğu, 15 metre genişliği, 19 metre kubbe yüksekliği ve oval tasarlanmış kitap rafları ile çok şık bir kütüphanedir. Kütüphanede 200 binden fazla cilt sergilenmektedir. Bunların arasında Prens Eugene’nin koleksiyonu da vardır.
Kütüphanenin devamında İmparatorluk düğünlerinin yapıldığı ve Habsburg Hanedanlık üyelerinden ölenlerin kalplerinin gümüş kaselerde saklandığı St. Augustine’s Kilisesi yer almaktadır.
Schönbrunn Sarayı
Habsburg Hanedanlığının yazlık sarayı olan Schönbrunn Sarayı ve bahçeleri, dünyadaki örnekleri içinde en ünlü saray komplekslerinden biridir. Saray, 1642 yılına kadar av ve eğlence yeri olarak kullanılmış, Osmanlı’nın 1683’te Viyana’yı kuşatması sırasında yıkılmıştır. Avusturya’lı mimarların tasarımlarıyla 1696’da inşaatına başlanan saray ve bahçelerin yeniden düzenlenmesi işini, 1743’ten sonra İmparatoriçe Maria Theresia bizzat üstlenmiş, saray Habsburg’un gücünün altın çağı olarak kabul edilen Maria Theresia’nın döneminde en güzel günlerini geçirmiştir. Ancak monarşinin 1918 yılında yıkılmasından sonra sarayın mülkiyeti Avusturya Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Schönbrunn bugün Avusturya’da en çok ziyaret edilen kültür ve sanat anıtı olmakla beraber aynı zamanda şehir sakinleri için önemli bir eğlence merkezidir.
İmparator Franz Joseph’in hem doğduğu hem de 86 yaşında vefat ettiği saray, 1441 odalıdır. İmparatorluk Dairelerinden başka, Palmiye Evi (Palmenhause), Hayvanat Bahçesi (Tiergarten), Labirent ve Glorietta kompleksin diğer yapı taşlarıdır. Schönbrunn Sarayı, UNESCO Kültürel Miras Listesi’nde yer almaktadır.
Sarayın ziyaretçileri için ilginç ve büyüleyici olan kısmı, İmparator Franz Joseph ve eşi İmparatoriçe Sisi’nin odalarıdır. İmparatorun çalışma odası ve yatak odası oldukça sade ve mütevazidir. Tüm odalar daha sonra İmparatoriçe Elisabeth (Sisi)’in odalarının bağlandığı saray kısmına gelene kadar sırayla görebilecek şekilde düzenlenmiştir. Bu ünlü çiftten önce sarayda Maria Theresia da yaşamış ve tüm çocuklarını burada doğurmuştur.
Sarayın görkemli mimari yapısı ile içerideki tablo, mobilya ve diğer eşyalar yanında sarayın baktığı büyüleyici bahçenin mimarisi birleşince, Avusturya’nın etkileyici aristokrasi tarihinin canlandırıldığı bir kombinasyon ortaya çıkmaktadır.
Bahçenin yürüme yolları özenle düzenlenmiştir. Bahçede 2 saate yakın zaman geçirileceğinden dolayı hava şartları uygunsa ve rahat ayakkabılarınız varsa ziyaret edilebilir. Büyük saray bahçesi, daha küçük bahçeler ve özel yapılara da sahiptir. Burada, bir hayvanat bahçesinin yanı sıra bir palmiye evi ve labirenti olan özel bir bahçedir.
Palmiye Evi, İmparator Franz Joseph’in talebi doğrultusunda 1820-1821 yıllarında oldukça ileri görüşlü bir mimari örneği olarak demir konstrüksiyon ile inşa edilmiştir. 120 metre uzunluğunda, 2500 metrekarelik tabana sahip, içinde üç ayrı iklim bölgesi olan bu ev, yaklaşık 4.500 farklı bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır. Kış aylarında bile en az 18 derece sabit sıcaklığa sahiptir. Heybetli bu demir konstrüksiyonun içindeki botanik yaşam için 40 binden fazla cam panel vardır. Cam panellerin temizliği, Avusturya Donanması’nın sorumluluğundadır.
Schönbrunn Sarayı’nın bahçesinde bir de Labirent bulunmaktadır. Toplam 1700 m²’lik bir yüzeyde 1698 ve 1740 yılları arasında düzenlenmiştir. Bugünkü Labirent ise daha geniş alanda, orijinaline sadık kalınmaya çalışılarak düzenlenmiştir. Yüksek çitlerin çevrelediği bölmeler arasında, dolaşmak ve saklı odayı bulmak, spor severler ve kaşifler için oldukça önemlidir. Burada bazı yetişkinler için matematiksel bilmeceler çözülebilir ve tırmanma oyunları oynanabilir.
Schönbrunn bahçelerinin yukarıya eğimli kısmında, Gloriette görülebilir. Devasa sütunlardan oluşan Gloriette, bahçenin tepesinde adeta bir taç gibi duruyor. Buradan saray kompleksine tepeden bakılabiliyor.
Schönbrunn Sarayı’nın bahçesinde en önemli ayrıntı, Neptün Çeşmesi’dir. Deniz ve deniz canlılarının tanrısı olan Neptün (Yunan mitolojisinde Poseidon)’ü, üç çatallı mızrağıyla Rönesans sonrası eserlerde, örneğin Roma Trevi’de, görmek mümkündür.

Belvedere Sarayı
Belvedere, imparatorluğun ve aristokrasinin ihtişamını yansıtan bir saray kompleksidir. Bu komplekste Aşağı Belvedere ve Yukarı Belvedere olmak üzere iki Barok saray, birbirlerine eğimli bir tepede bakmaktadır. İki saray arasında ise çeşmeler ve heykellerin olduğu bir Fransız Botanik Bahçesi vardır.
1918’de 1. Dünya Savaşı’nın ardından Habsburg Hanedanlığı’nın ve monarşinin yıkılmasıyla sarayın mülkiyeti devlete geçmiş ve her iki saray da devlet müzelerine ev sahipliği yapmaya başlamıştır.
Daha önce Hofburg Saray avlusunda heykelini gördüğümüz Prens Eugene, Viyana’nın sembollerinden Belvedere Sarayı’nı yaptıran kişidir. Yukarı Belvedere aynı zamanda 1. Dünya Savaşı’nın başlamasına yol açan olaydaki kişi olan Arşidük Ferdinand’ın da evi olmuştur.
Sanata düşkün Prens, Avrupa’nın dört bir yanından çok sayıda resim ve heykel koleksiyonu biriktirmiştir. Yaşamının sonunda sanat eserleri ve kütüphanesi, kuzeni Anna Victoria’ya kalmıştır. Ancak Victoria tüm mirası satmıştır. 1752 yılında kraliyet sanat koleksiyonunu sergilemek için Belvedere’yi kullanmaya karar veren Maria Theresia, Sarayı ve koleksiyonu almış, 1779’da da Sarayı ve bahçeleri halka açmıştır. 19. yüzyılın sonundan bu yana sanat koleksiyonu Sanat Tarihi Müzesinde sergilenmektedir. Orta Çağ’dan günümüze uluslararası eserler sergileyen en büyük Avusturya sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapmaktadır.
Yukarı Belvedere Aşağı Belvedere’den daha şık bir görünüme sahiptir. Sarayda kabul salonları ile ziyafet salonları vardır. Cepheyi pek çok heykel süslemektedir.
Yukarı Belvedere Sarayının odalarının birçoğu, Barok resim ve heykel koleksiyonuna sahiptir. En dikkat çeken, alçı kabartmaları ve heykellerle muhteşem bir şekilde dekore edilmiş Mermer Salon (Marmorsaal)’dur. Mermer Salonun tavan fresklerinde Prens Eugene’e atıflar gözükmektedir. Bir başka ilginç oda, Alman sanatçı J. Drentwett tarafından eski Roma evlerinde bulunanlara benzer bir tarzda boyanmış, grotesk duvar resimleri ile süslenmiş Grotesk Salonu (Groteskensaal). Bu odada ayrıca ilginç olanı, aşırı yüz ifadeleri olan tuhaf heykel başları. Bir de küçük ama zengin bir şekilde dekore edilmiş oda olan Altın Dolap’ı kaçırmamak gerekir.
Yukarı Belvedere Sarayı, Viyana’daki en iyi müzelerden biridir. Van Gogh, Monet, Renoir, Schiele ve Kokoschka gibi önemli sanatçıların eserleri yanında Avusturya’nın iftihar ettiği ressam Gustav Klimt’in eşsiz eser koleksiyonu vardır.
Savoy Prensi Eugene’nin yaşam alanları Aşağı Belvedere’deydi. Sarayda, 1714-1716 yılları arasında inşa edilen ve iyi korunmuş bazı görkemli odalar (Prunksaale) var. Aşağı Belvedere, modern sanat müzesine dönüştürülmüştür.
Belverede Sarayı’nın bahçesinde Maria Theresia tarafından yaptırılan Botanik Bahçesi, 2. Dünya Savaşı sırasında ağır hasar görmüş ve yeniden yapılanma 1970’lere kadar sürmüştür. Aşağı ve Yukarı Belvedere arasında bulunan bu bahçe, 1700-1725 yılları arasında yapılmış, çeşitli heykellerin yanı sıra çeşmeler ve peyzaj ile dekore edilmiştir.
Bahçenin üst kısmında İmparatorluğun gücünü ve zekasını imgeleyen heykeller vardır. Bahçenin alt ve orta kısım arasındaki merdiven boyunca da yılın on iki ayını sembolize eden heykeller bulunmaktadır.
Belvedere Saray kompleksine sarayın güneyinden veya kuzeyinden erişilebilir. Aşağı ve Yukarı Belvedere Sarayı ücretli ama bahçeye giriş ücretsizdir.
Belvedere 21 Müzesi ise hem Belvedere Saray kompleksinin dışındadır hem de modern ve karşılaştırmalı sanatlar, empresyonist sanat ile ilgilenenlerin ziyaret edeceği bir müzedir.
