Haber Linki:
http://archive.ismmmo.org.tr/docs/basin/2007/26052007_hurses.pdf
Belli bir dönemde bir ülkedeki milli gelir, üretim faktörlerinin gelirlerinin toplamıdır. Her faktörün kendine has bir getirisi vardır ki; emeğin geliri ücret, müteşebbisinki kâr, sermayeninki faiz ve doğal kaynaklarınki de rant (kira)dır. Üretim faktörlerine sahip olanlar gelir elde ederken, yoksun olanlar gelir elde edemez.
Her toplum, bölge ya da ülkenin üretim faktörü bileşimi ve verimliliği birbirinden farklı olduğundan milli gelir düzeyleri eşit olamaz. Ülkelerin farklı milli gelir düzeyleri, “küresel gelir”i ya da diğer adıyla “dünya hasılası”nı oluşturur. Böylelikle her ülke küresel gelire katkıda bulunur ve üretim faktörlerinin bileşimi ve verimliliği ölçüsünde, küresel gelirin ülkeler arasındaki dağılımı da farklılaşır.
Ülkelerin küresel gelire katkıları ne kadar dengesiz olursa, en düşük gelirli ve gelişmekte olan ülkelerdeki üretim faktörleri gelişmiş ülkelere doğru akışkanlık gösterecektir. Haliyle günümüzde karşılaştığımız göç ve hareketlilik tablosu ortaya çıkacaktır.
Küresel Büyümenin Gelişimi
2008 küresel krizinin en belirgin etkisi, büyüme oranları ve küresel gelir düzeyi üzerindeki etkisidir. 2009 yılında gelişmiş ülkelerin ekonomileri %3.2 oranında küçüldü. ABD’de küçülme oranı %2.6, Euro alanında %4.1, Japonya’da %5.2, Rusya’da ise %7.9 oldu. Diğer gelişmiş ülkelerde 2009 yılı küçülme ortalaması ise %1.2 olarak gerçekleşti.
Oysa kapitalizmin bu büyük krizinin ilk yıllarında Çin ekonomisi %9.1, Hindistan ekonomisi ise %5.7 büyüdü. Petrol ihracatçısı ülkelerden Irak ekonomisi %4.2 büyürken, Katar’ın büyüme oranı ise %8.6 olarak gerçekleşti.
Zaten petrol ihracatçısı ülkeler 1990’lı yıllarda ortalama %0.3 büyürken, 2000’li yıllar boyunca da ortalama %5.5 büyüdüler.
2014 yılına gelindiğinde, küresel krizin yaraları sarılmaya başlanmıştı ama sonuç tatmin edici değildi. O yıl gelişmiş ülkeler sadece %1.6 büyüdü. Euro alanındaki büyüme oranı da yalnızca %1.2 olarak gerçekleşti. Oysaki Çin o yıl %6.7, en düşük gelirli ülkeler ise %3.7 oranında büyümüştü.
Ve bir projeksiyon;
Küresel Gelirin İmparatorları: Gelişmiş Ülkeler
2009 yılında dünyada gelişmiş ülke sayısı 33’tü. Bu ülkelerin en göze çarpanları, başta ABD olmak üzere Euro Alanındaki ülkelerdi. İşte bu ülkelerde dünya nüfusunun %15.1’i yaşıyordu. Küresel krizin hemen ardından bu ülkeler dünya ihracatının %65.5’ine ve küresel gelirin %53.8’ine hakimlerdi.
2009 yılında ABD’nin dünya nüfusu içindeki payı %4.6 idi. ABD’nin milli gelirinin küresel gelir içinde %20.4’lük payı vardı ve dünya ihracatının %10’u ABD tarafından gerçekleştiriliyordu.
2009 yılında Euro Alanındaki 16 ülkede yaşayan nüfus, dünya nüfusunun %4.9’u kadardı. Euro Alanının milli gelirinin küresel gelir içindeki payı %15.1, dünya ihracat hacmi içindeki payı %28.3’üydü.
Son 10 Yılda Küresel Gelir, Küresel İhracat ve Nüfus verileri
| Küresel Gelir İçindeki
Pay (%) |
Dünya İhracatı İçindeki Pay (%) | Dünya Nüfusu İçindeki
Pay (%) |
|||||||
| 2009 | 2014 | 2018 | 2009 | 2014 | 2018 | 2009 | 2014 | 2018 | |
| Gelişmiş Ülkeler | 53.8 | 42.9 | 40.8 | 65.5 | 62.2 | 63.0 | 15.1 | 14.7 | 14.3 |
| ABD | 20.4 | 15.9 | 15.2 | 10 | 10 | 10.1 | 4.6 | 4.5 | 4.5 |
| Euro Alanı | 15.1 | 12.2 | 11.4 | 28.3 | 27.7 | 26.5 | 4.9 | 4.7 | 4.9 |
| Çin | 12.6 | 16.6 | 18.7 | 8.5 | 10.5 | 10.7 | 19.9 | 19.2 | 18.7 |
| Hindistan | 5.1 | 6.8 | 7.7 | 1.7 | 2.0 | 2.2 | 17.8 | 17.9 | 17.9 |
| En Düşük Gelirli Ülkeler | – | 4.2 | 4.3 | – | 2.3 | 2.6 | – | 19.0 | 19.8 |
| Ağır Borçlu Ülkeler | 2.1 | 1.4 | 1.5 | 0.7 | 0.7 | 0.7 | 8.8 | 9.5 | 10.1 |
Kaynak: IMF, World Economic Outlook, October 2010, 2015 ve 2019.
2018 yılında artık gelişmiş ülkelerin sayısı 39’a çıktı. Ancak dünya nüfusundaki payı azaldı, dünya nüfusunun %14.3’lük kısmı bu ülkelerde yaşıyor. Burada yaratılan milli gelir, küresel gelirin %40.8’ine eşit. Yine bu zengin nüfusun yaşadığı ülkeler, dünya ihracat hacminin %63’üne hükmediyorlar.
2018 yılında ABD tek başına dünya milli gelirinin %15.2’sine sahipken dünya ticaretinin %10.1’i ABD’lilerin elinde.
Euro alanındaki 19 gelişmiş ülkede yaşayan nüfus, dünya nüfusunun %4.5’i. Onlar da 2018 yılı itibariyle küresel gelirin %11.4’lük payına sahipler. Euro 19, dünya ihracatının %26.5’ini ellerinde tutuyor.
Özetle;
Küresel Büyümenin Çalışkan Karıncaları : Çin ve Hindistan
2009 yılında %9.1 oranında büyüyen Çin’in nüfusu, dünya nüfusunun %19.9’u kadardı. Çin’in küresel gelirden aldığı pay o yıl %12.6’ya, dünya ihracat hacmindeki payı da %8.5’e eşitti.
Ekonomisini 2009 yılında %5.7 büyüten Hindistan nüfusunun dünya nüfusu içindeki payı %17.8’di. Hindistan milli geliri küresel gelirin %5.1’i, ihracatı ise dünya ihracat hacminin %1.7’siydi.
Çin’in nüfusu 2018’de dünya nüfusunun %18.7’sine gerilerken milli gelir büyüklüğü, dünya hasılasının %18.7’sine yükseldi. Ayrıca dünya ihracat hacminin %10.7’si artık Çin’lilerin elinde.
Hindistan nüfusu 2018 yılında değişmedi ama ülkenin küresel gelirdeki payı %7.7’ye, dünya ihracatındaki payı da %2.2’ye yükseldi.
Özetle;
Dünya Üzerinde Yoksul Halklar da Var: Ağır Borçlu ve En Düşük Gelirli Ülkeler
Dünya, her zaman gelişmiş ülkelerden ibaret değil. Ülkelerarası küresel gelir dağılımına dahil olan 38 tane Ağır Borçlu ülke ve 59 tane En Düşük Gelirli ülke mevcut.
2009 yılında Ağır Borçlu ülkelerin nüfusu, dünya nüfusunun %8.8’i, küresel gelirdeki payları da %2.1’di.
2018 yılında En Düşük Gelirli ülkelerin dünya nüfusu içindeki payı %19.8. Bu 59 ülkenin küresel gelirden aldıkları pay %4.3. Ağır Borçlu 39 ülkede ise dünya nüfusunun %10.1’i yaşıyor ve dünya milli gelirinden sadece %1.5 pay alıyorlar.
Özetle;
Bugünden Sonra Küresel Gelir Nasıl Şekillenecek?
Artık küresel gelir ya da hasıla 2008 küresel krizinden bugüne en düşük seviyelerde artıyor. Son yıllarda büyüme tahminlerindeki aşağı yönlü değişimin pek çok sebebi var:
IMF’in Ekim 2019’da yayınladığı WEO raporuna göre; 2020 yılı ve sonrasında ABD, Euro Bölgesi, Çin ve Japonya’yı kapsayan küresel gelirin yarısına yakın bir bölümünü oluşturan ekonomiler için büyümenin ılımlı olması bekleniyor. 2020 için öngörülen toparlanmanın büyük kısmına etki edecek gelişmekte ekonomiler ise ya ağır baskı altında olabilir ya da geçmiş ortalamalara göre düşük performans gösterebilirler. Özellikle Arjantin, İran, Venezuela, Libya ve Yemen gibi çatışmalardan etkilenen diğer gelişmekte olan ülkeler önemli makroekonomik sıkıntı yaşamaya devam edebilir. Türkiye’nin de bu grupta adı geçiyor. Brezilya, Meksika, Rusya ve Suudi Arabistan gibi gelişmekte olan diğer piyasa ekonomilerinin geçmiş ortalamalarının oldukça altında, %1 ya da daha az büyüyeceği tahmin ediliyor. Hindistan’da büyüme, 2019 yılında kurumsal ve çevresel düzenleyicilerdeki belirsizlik ve banka dışı finansal sektörün sağlığına ilişkin kaygılarla birlikte, talebe bağlı olarak yavaşlamıştı. Hindistan’da olduğu gibi 2020 ve sonrasında büyümenin, yukarıda adı geçen gelişmekte olan ülkeler için de güçlenmesi, nihai küresel toparlanmanın öngörülmesinin arkasındaki itici faktördür.
Ancak, Çin ve ABD ekonomilerinde öngörülen bir yavaşlama ve belirgin aşağı yönlü riskler nedeniyle küresel faaliyetler gerileyebilir. Böyle bir sonucu önlemek için önerilen politikalar şunlardır:
Kaynak: IMF, World Economic Outlook, October 2010, 2015 ve 2019.
Gelirin adaletli dağılımına vergilerin hizmet edebilmesi, verginin adalet (eşitlik) ilkesinin uygulanması ile sağlanabilir. Adalet ilkesinin vergilemede uygulama aracı, ödeme gücüne göre vergilemedir.
Ödeme gücünün göstergeleri ise gelir, servet ve tüketimdir. Gelir, tüketim ya da serveti olanlar, ödeme güçleri olduğu için vergi mükellefidirler. Hemen her ülkenin vergi sistemleri bu üç göstergeye göre sınıflandırılır.
Vergilemede adaletin sağlanması, az kazananın az, çok kazananın çok vergi ödemesi için, ödeme gücüne ulaşma bakımından Gelir Vergisinde üç teknik vardır:
İlki, En Az Geçim İndirimi’dir. Bir kişinin fizyolojik, toplumsal ve kültürel yaşantısını sürdürebilmesi için belirli bir gelire ihtiyacı vardır ve bu gelir miktarının mükellefin gerçek ödeme gücüne ulaşmak amacıyla vergi dışı bırakılması gerekir, zira mükellefin bu miktarın altında vergi ödeme gücüne sahip olmadığı kabul edilmelidir.
İkincisi, Ayırma Kuramı’dır. Bu kurama göre, emek gelirlerinin sermaye gelirlerine oranla daha hafif, vergilendirilmesi gerekir. Çünkü emek gelirleri sermaye gelirlerine oranla emniyetsizlik, istikrarsızlık gibi bir takım sakıncalara sahiptir. Ayrıca emek işsiz kalabilirken, sermaye kalmaz. Emek sakatlanabilir, hastalanabilir, hatta ölebilir. Aynı riskler sermaye için söz konusu olmaz.
Ödeme gücüne ulaşma tekniklerinden üçüncüsü, Artan Oranlılık’tır. Vergi matrahı arttıkça ona uygulanan vergi oranının da arttığı tarifeler, artan oranlı vergi tarifeleridir. Vergilemede adaletin tesis edilmesinde bir verginin bünyesine yerleştirilmiş en önemli unsur olduğu söylenebilir.
Vergilemede adalet, yatay ve dikey adalet olarak iki şekilde ele alınır. Gelir, servet veya kişisel durum v.b. açılardan vergi karşısında aynı durumda olanların aynı işleme tabi tutulması, mutlak yatay adaleti sağlar. Yatay adaletle amaçlanan, vergi sonrası eşitliktir. Dikey adalet ise farklı durumdaki kişilerin farklı işleme tabi olması ile sağlanabilir. Dikey adaletin sağlanması için vergilemede artan oranlılık gerekir. Bu sayede yüksek gelirlilerden başlamak üzere, herkes vergi sonrası aynı fedakârlığa katlanmış olur.
Ödeme gücünü dikkate alan vergilemenin gelir dağılımında adaleti sağlayabilmesi gerek, ancak yeter koşul değildir. Artan oranlılığın varlığı, gelir dağılımında adaletin ölçüsü bakımından nasıl toplumun genel fikir birliğine göre oluşuyorsa, bu oranların artış şekli, skalası, dilim aralıkları aynı esasa göre tayin edilir. Oranların artış hızını belirleyecek objektif ölçülerin bulunmaması, onun uygulanmayacağı anlamına gelmez. Her ülke kendi şartlarına ve vergilemeyle ulaşmayı hedeflediği amaçlarına göre bir artan oranlılık belirler.
24.10.2019 günü Dijital Hizmet Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı KHK’da Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve gerekçesi TBMM’ye sunuldu. Gelir Vergisinde teklif edilen yeni tarife düzenlemesinin gerekçesi, “beyannameli mükellefiyetin arttırılması ve yüksek gelir gruplarından daha fazla vergi alınması” şeklinde belirtilmektedir (Kanun Teklifi, m. 16 ve m. 18). Bu amaçlara ulaşmada mevcut artan oranlı tarifenin ilk dört diliminin yanında, %40’lık marjinal vergi oranı tarifeye girerek, 500.000 TL üzerinin %40 marjinal vergi oranına tabi tutulması planlanmaktadır.
Türk Gelir Vergisi Kanununa göre gelirin 7 (yedi) unsuru vardır. Bu unsurlar; Ticari Kazanç, Zirai Kazanç, Ücret, Serbest Meslek Kazancı, Gayrimenkul Sermaye İradı, Menkul Sermaye İradı, Diğer Kazanç ve İratlardır. Aksine hüküm bulunmadıkça, Ücret dışındaki gelir unsurlarını elde edenler, beyannameli mükellefiyete tabidir (bazı durumlarda tek ve/veya birden fazla işverenden elde edilen ücret de beyannameli mükellefiyet alanına girer). Yedi gelir unsurunun vergilendirilmesi ile oluşan Gelir Vergisi hasılatının toplam vergi hasılatı içindeki payı 2018 yılı için %23.8’dir, ancak beyanname yoluyla toplanan Gelir Vergisinin hasılat içindeki payı sadece %4,9’dur.
Burada üç gerçek göze çarpmaktadır:
Birincisi, beyannameli mükellefiyetin arttırılmasına yönelik eklenen %40’lık marjinal vergi oranının vergi hasılatına etkisi ve yüksek gelir gruplarından daha fazla vergi alınması amacına ulaşılması, güç görünmektedir. Çünkü Gelir Vergisinde hasılatın %80’lik kısmı, kaynakta kesme yöntemiyle tahsil edilen Ücret gelir unsuruna aittir. Beyannameli mükellefler aracılığıyla Gelir Vergisi hasılatına yapılacak katkı, çok düşüktür.
İkincisi, ilk bakışta 500.000 TL’lik bir dilimin varlığı ve 500.000 TL’yi aşan matrahlar, çok daha yüksek gelir gruplarını çağrıştırmaktadır. Böyle görünse de 2018 yılındaki %20.8 olarak tahmin edilen enflasyon oranı ve 2019 yılı için %15,9 olarak gerçekleşmesi beklenen enflasyon oranının yarattığı para yanılsaması ve nominal olarak şişen rakamlar karşısında, %40’a tabi olan bu vergi dilimi matrahının bu çift haneli enflasyon oranları karşısında yüksek olmadığını da belirtelim. Ayrıca son dilimin enflasyonist ortamda aşırı geniş olması da beklenmektedir. Bir başka deyişle 750.000 TL ya da 1.000.000 TL gelir elde edenler için de %40 marjinal vergi oranı geçerli olacaktır. İlk dilim ile son dilim arasındaki fark da giderek açılacak, bu durum gelir dağılımının mevcut sorunlarını açığa çıkaracaktır.
Üçüncüsü, tarifede üst gelir dilimine uygulanacak %40 marjinal vergi oranının varlığının, Gelir Vergisinde üst gelir dilimlerine giren gerçek kişilerin Kurumlar Vergisi oranının %18’e indirilmesi (finansal kuruluşlar hariç) planlandığından, tüzel kişiliğe geçmeyi, şirketleşmeyi teşvik etmesi mümkün görünmektedir.
Türk Gelir Vergisi tarifesi için önerilen en üst dilime yönelik düzenleme, yepyeni bir öneri değildir. Örneğin 2004 yılı Gelir Vergisi tarifesinde en üst dilime uygulanan marjinal vergi oranı %45’di. 2005 yılında ücret dışı gelirler için %40’dı. 2006 yılından bu yana da en üst dilime %35’lik marjinal vergi oranı uygulanmaktadır.
Ayrıca Türk Gelir Vergisi tarifesi için önerilen ve gelir dağılımında adaleti sağlama amacını gerçekleştirmede kullanılacak %40’lık en üst dilimin marjinal vergi oranı ve hatta daha da yüksek oranlar, dünyada pek çok ülkede zaten uygulanagelmektedir.
Çin’de Gelir Vergisinin en üst dilime uygulanan marjinal vergi oranı %45’dir. Ayrıca ilk dilim %3’ten başlamaktadır. Yine Hollanda’da %51.75’dir ve ilk dilim %9’dan başlamaktadır.
Belçika’da ilk vergi dilimi %25 olup, en üst dilime uygulanan marjinal vergi oranı %50’dir.
İtalya’da gelir vergi tarifesinde gelir dilimi sayısı beştir. %23 ile başlayan artan oranlı gelir vergisi tarifesinde en üst dilimin marjinal vergi oranı %43’tür.
En üst dilime uygulanan marjinal vergi oranı Slovenya’da %50, İspanya’da %45, hatta Zimbabwe’de %46,35’dir.
Vergilemede adaletin sağlanmasında, en üst dilime uygulanacak marjinal vergi oranı kadar, en düşük gelir düzeyindekilerin gelir vergisi oranı da dikkatle belirlenmelidir. Çünkü vergilemede adalet ve mükellefin ödeme gücüne ulaşması bakımından En Az Geçim İndirimi önem taşır.
Almanya, uzun yıllardır en üst dilime uygulanan marjinal vergi oranının %45 olduğu, artan oranlı bir gelir vergisi tarifesine sahip. Böylelikle çok kazanan daha çok vergi ödeyebilir. Ancak tarifede aynı zamanda ilk dilime uygulanan %0’lık bir vergi oranı da var. Almanya’da bekarlar için %14’lük ilk dilim vergi oranı 9.168 Euro’dan, evliler için de 18.336 Euro’dan itibaren başlar. Bir başka deyişle Almanya’da bekarlar 9.168, evliler 18.366 Euro altında gelire sahip ise, gelir vergisi ödememektedirler.
Avusturya Gelir Vergisi tarifesinde, toplamda yedi gelir dilimi vardır ve en üst dilime uygulanan marjinal vergi oranı %55’tir. Almanya’da olduğu gibi Avusturya’da da ilk dilime uygulanan marjinal vergi oranı %0’dır. Avusturya’da 11.000 Euro altında gelire sahip olanlar, gelir vergisi ödememektedirler.
İngiltere’de de en üst dilimin marjinal vergi oranı %45’dir. Almanya ile Avusturya gibi, İngiltere’de de gelir vergisinde en az geçim indirimi uygulanarak, vergilemede adalet güçlendirilmektedir. 5000 pound’a kadar gelir vergisi oranı %0’dır.
Böylelikle %0 ile başlayan bir artan oranlılık; Almanya, Avusturya ve İngiltere gelir vergisi sisteminin ödeme gücüne ulaşma tekniklerinden artan oranlılık yanında en az geçim indiriminin uyguladığını göstermektedir. Sadece yaşamını idame ettirecek gelire sahip olanların vergi ödemediği, ayrıca gelir arttıkça da marjinal vergi oranının artarak az kazananın az, çok kazananın çok vergi ödediği bir tarifeye sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Gelir Vergisinin gelir dağılımında adaleti sağlaması açısından ödeme gücünü en iyi şekilde kavrayacak bir araç da Ayırma Kuramıdır. Buna göre Gelir Vergisinin hem ücret hem de ücret dışı gelirleri (sermaye gelirleri) ayrı ayrı kavraması, emek gelirlerini sermaye gelirlerine oranla daha düşük vergilendirmesi gerekmektedir.
Örneğin ülkemizde 2004 ve 2005 yılları gelir vergisi tarifelerinde vergi dilimlerine göre emek geliri olan Ücret, sermeye gelirlerinden %5 daha düşük vergi oranlarına sahipti. Son yıllardaki uygulama, tek bir tarife içerisinde Ücret gelirlerinin üçüncü dilimden itibaren %27 ve %35 marjinal vergi oranlarına, ücret dışı gelirlerden daha geç tabi olmalarına yöneliktir. Örneğin 2019 yılı için Ticari Kazanç elde eden bir Gelir Vergisi mükellefi 98.000 TL’den itibaren %27’ye tabi olurken, Ücret geliri elde eden bir bordrolu 148.000 TL’den itibaren %27’lik dilime geçmektedir. Ayırma kuramını andıran ancak yeterli olmayan benzer düzenleme yeni Vergi Kanun Teklifinde de devam edecektir. Enflasyonun da etkisiyle nominal olarak artan ücret gelirlerinde üst dilimlere tabi olunan tutara hızla ulaşılacak ve emeğin vergilendirilmesinde bir pozitif ayrım ortaya çıkamayacaktır. Öte yandan ilk üç dilim arasındaki darlık ile işsizliğin ve enflasyonun çift hanelere ulaştığı makroekonomik koşullar, gelir dağılımında adaleti zedeleyicidir. En az geçim indiriminin tarifede olmadığı bu yapıda, asgari ücret düzeyinde gelir elde eden ya da işvereni tarafından asgari ücretli gösterilen milyonlarca emekçi, yılın son çeyreğinde zaten %20’lik dilime çıkarak, az kazananın bile yüksek bir vergi yüküyle karşılaştığını göstermektedir.
Görüldüğü üzere vergiler aracılığıyla gelir dağılımının adaletli hale gelebilmesi için sistemde yer alan vergilerin ödeme gücünü en iyi şekilde kavraması, bunu yaparken de en az geçim indirimi, ayırma kuramı, artan oranlılık gibi unsurları sisteme yerleştirmesi gerekir.
Yeni Gelir Vergisi tarifesinin Kanun teklifinde, yeni tarifenin 1.1.2019 tarihinden itibaren elde edilen gelirlere uygulanmak üzere kanunun yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği (Kanun Teklifi, m. 44) ifade edilmektedir. Bu ifade, kanunun geriye yürüyeceğini göstermektedir. Oysaki ticari hayata ilişkin karar ve planlamalar, ekonomik ve mali ihtiyaçlar, vergi ile ilgili düzenlemelerle yakından ilişkilidir. Yeni yapılan bir yasal düzenlemenin, daha önceki olay ve işlemleri kapsayarak geriye yürümesi, mükelleflerin önceden tahmin edemedikleri yüklere maruz kalmalarına neden olabilir ve ekonomik hayat üzerinde olumsuz izler bırakır. Gelir Vergisinde yeni vergi oranları 2019 yılında elde edilen ücret gelirleri için değil ama, 2019 yılında elde edilen ücret dışındaki gelirlere (diğer altı unsur) uygulanacaktır.
Anayasa’nın “Vergi Ödevi” başlıklı 73. maddesi 4. bentte ifade edildiği gibi, “vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi, Cumhurbaşkanına verilebilir”. Kanun teklifiyle Cumhurbaşkanına %15 ile %40 arasında değişen vergi oranlarının her birini beş puan arttırma ve/veya azaltma yetkisi verilecektir. Bu şartlarda ilk dilimin %10 ve en üst dilimin %45 olması muhtemeldir. Böyle bir yapı, sermayenin yeni yatırımlara ilişkin kararını olumsuz etkiler ve belirsizliği körükleyebilir.
Ve son olarak; Merkez Bankası’nın 24 Ekim 2019’daki faiz indirimi kararı, yatırımların kredi maliyetini düşürmesi, risk alma eğilimini kuvvetlendirmesi ve yatırım artışı ile gerek bazı sektörlerdeki durgunluğu aşmaya gerekse de ekonomik büyümeye katkı sağlayacağı hedeflenmişti. Aynı gün TBMM’ye sunulan Gelir Vergisi bünyesinde sermaye gelirlerinin vergi yükünü arttırıcı düzenlemenin Merkez Bankası faiz indirimi kararı ile çelişeceği açıktır. İktisat politikasının yöneldiği temel hedefler olan; ekonomik istikrar, ekonomik büyüme ve gelir dağılımında adaleti sağlamaya ulaşmada Para ve Maliye politikalarını eşgüdümlü katkısı yadsınamaz bir gerçektir.
Kaynakça:
Devletlerin harcamalarını finansmanda öncelikle başvurduğu vergi gelirlerinin çeşitli nedenlerle yetersizliği, borçlanma nedenlerinin başında gelir. Giderek daha sık başvurulan borçlanma, günümüzde artık daha olağan hale gelmiş bir gelir türüdür.
Türkiye’de 2008 krizinin ilk yıllarında 274,8 milyar TL olan iç borç stoku 2013 yılında 403,1 milyar TL’ye, 2018 yılı sonu itibariyle 586,1 milyar TL’ye kadar yükselmiştir.
Toplam brüt dış borç stoku (kamu+özel dış borç stoku) da 2008 krizinin ilk yıllarında 280,9 milyar $’dan 2013 yılında 392,7 milyar $’a çıkarak, 2018 yılı sonu itibariyle 450,1 milyar $’a ulaşmıştır.
Son yıllarda bir önceki yıla göre artış hızını kesmeyen bir borç stokuna sahibiz. Küresel krizden bu yana borç stoku, adeta kendini yenilemiştir.
Hatırlayalım : 2013 yılı milli gelir büyüklüğümüz 950 milyar $. 2018 yılı milli gelir büyüklüğümüz ise 763 milyar $. Milli gelir büyüklüklerimizle brüt dış borç stokunun bağı kurulduğunda, dış borç yükü 2013’de %41.3, 2018’de %56.7 olarak hesaplanmaktadır. Doğrusu, hem borçluluk düzeyindeki artış hem de milli gelirdeki kayıp sonucu da, daha borçlu bir ülkeyiz.
İçeriden ya da dışarıdan borçlanma yoluyla elde edilen kaynakların hangi alanlarda kullanılacağı kadar, geri ödemelerinin nasıl ve hangi şartlarda gerçekleştirileceği, ekonominin gidişatı açısından önem taşır.
Borç geri ödemelerinde sözleşmeden doğan yükümlülükler bağlamında, anapara ödemesinin yanında bugünkü tüketimden vazgeçmenin bedeli olan faiz ödemeleri de alacaklılara aktarılır. Dolayısıyla borç servisi (borç mürettebatı), borç anapara ve faiz ödemesini kapsar. Önümüzdeki dönemde gerçekleştirilecek hem iç hem de dış borç servisine kısaca göz atalım:
2018 yılı toplam borç servisi 224,8 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Bu tutarın 60,2 milyar TL’si dış borç servisi iken, 164,6 milyar TL’si iç borç servisidir.
2019 yılının henüz ilk beş ayında toplam borç servisi 100 milyar TL’ye ulaşmıştır. Bu tutarın 30,9 milyar TL’si dış, 66,6 milyar TL’si ise iç borç servisine ait.
2019 yılının ilk beş ayında iç borç servisinin içinde faiz ödemesinin yükü, anaparayı geçmiş görünüyor. İç borç faiz ödemesi 33,8 milyar TL, dış borç faiz ödemesi de 11,8 milyar TL.
İç borç ödeme projeksiyonuna dair bilgiler pek iç açıcı değil. Hazine, 2019 yılı Temmuz ayında toplam 21,5 milyar TL’lik iç borç servisi gerçekleştirecek. Bu tutarın dörtte üçü anapara, dörtte biri faiz ödemesinden oluşacak. İç borç servisinde Hazineyi Kasım ayından itibaren zorlu bir dönem bekliyor. Örneğin Temmuz ayındaki ödemenin aynısı Kasım ayında da tekrarlanacak.
İç borç ödeme projeksiyonu verilerine göre 2020, 2019’a göre daha zor geçecek gibi görünüyor. 2020 yılı Şubat ayında iç borç servisi 23,8 milyar TL, Mart ayında ise 28,3 milyar TL olarak planlanmış durumda.
Dış borç servisi projeksiyonu verileri de şöyle: 2019 Temmuz ayında 315 milyon $, bir başka deyişle, 23 Temmuz 2019 tarihli döviz kuruna göre yaklaşık 1,8 milyar TL’lik dış borç servisi gerçekleşecek. Ağustos ayında dış borç servisi 5 milyar TL ve bu tutarın yarısı anapara, yarısı da faiz ödemesinden oluşuyor. Yine bu yılın Kasım ayında dış borç servisi 11 milyar TL’ye ulaşıyor. Hazineyi 2020 yılı Mayıs ayında 15,5 milyar TL’lik rekor bir dış borç servisi bekliyor olacak. Döviz kurunda artış gerçekleşmesi halinde, servis tutarını da artış yönünde revize etmek gerekecek.
Borç faiz ödemeleri bütçede bir harcama kalemi olduğundan vergi gelirleriyle finanse edilmeyi bekler. 2019 yılının ilk beş ayında kurumlar vergisi hasılatı 36,7 milyar TL ve borç faiz ödemelerini karşılama potansiyelini taşımıyor. 2019 yılının ilk beş aylık ÖTV hasılatı ise sadece 52,6 milyar TL. Borç faiz ödemeleri adeta vergi gelirlerinin peşine düşmüş durumda.
Borç servisinin faiz ayağının en önemli olumsuz yansıması bütçe açığı üzerindedir. 2019 yılının ilk beş ayında borç faiz ödemeleri 50 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Bu tutar, geçen yılın aynı dönemine göre %66’lık bir artışa işaret etmektedir. 2019 yılı ilk beş aylık bütçe açığı da geçen yılın aynı dönemine göre %60 artış göstererek, mali disiplinin tehdit altında olduğunu ortaya koymaktadır. Bozulan mali disiplin ve büyüyen bütçe açığı da yeniden borçlanma gereğini ortaya çıkarmaktadır.
Sonuç olarak, mali disiplinden uzaklaşma ve “Bütçe açığı – Faiz Ödemesi – Borç” sarmalı, ekonomik istikrarın en önemli tehdit unsurlarındandır.
Veriler için bkz: HMB, Kamu Borç Yönetimi Raporları.
Bir haftasonuna sığdırabileceğiniz kaç seyahat alternatifiniz olabilir? Özellikle yurtdışında bir yeri daha görmeyi istiyorsanız..
Türk Hava Yolları’nın Ljubljana’ya tarifeli seferi, bu şehri 36 saatliğine keşfetme imkanı sunuyor. THY ile Sloven havayolu şirketi olan Adria Airlines her gün İstanbul-Ljubljana arasında ortak olarak karşılıklı seferler düzenliyor. Ljubljana Havalimanı şehire 25 km. mesafede. Saat başı otobüs (5 Euro ve ama Pazar günleri saatleri belirsiz), Go-Opti adındaki shuttle (10 Euro) ya da taksi ile (35 Euro) şehir merkezine rahat bir ulaşım sağlanabiliyor.
Biz de iki ay önceden uçak biletlerimizi aldık, yolculuk 1 saat 50 dakika. Gidiş Cumartesi sabah Atatürk Havalimanı’ndan 08:20, dönüş ise Pazar günü 19:55. Üstelik saat farkı nedeniyle tam iki saat daha kazanıyorsunuz. Bu sayede Ljubljana’da nehir kenarında ilk kahvemizi yudumladığımızda, cumartesi sabah saat 09.00’du.. Dejavu:)
BURASI NERESİ?
Ljubljana (Lübliyana diye okuyabiliriz-“sevilen” anlamına geliyormuş), Slovenya’nın başkenti ve ülkenin en büyük şehri. Ülke hem AB hem de Parasal Birliğe üye. Binlerce yıllık tarihinin sorumluluğunda mütevazi, sakin, estetik, kültürlü ve bize göre çekici bir başkent. Şehir, 1511 ve 1895 yıllarında önemli iki deprem yaşamış. Ünlü mimar Joze Plecnik bu şehre çok emek vermiş anlaşılan ve tarzını da şehre yansıtmış. Şehrin mimari yapısında barok tarzına çok rastladık. Üstelik süsleme ve kıvrımlı dekorlar Artnouveau tarzı mimariyi hakim kılmış, çok beğendik. Mimar Plecnik şehri bu şekilde çok zenginleştirmiş ve doğal olarak da çok planlı. Yön duygusu olmayanlar için bile ideal bir yer, asla kaybolmayacaksınız, vadediyoruz.
Ljubljana, içinden nehirler akan şanslı Avrupa şehirlerinden biri. Aslında Ljubljana’nın dışından akan Sava nehri, şehir girişinde ikiye ayrılıyor. Sağ kol olan Ljubljanica başka akarsularla birleşince debisi ve güzelliği artarak, Ljubljana’yı tam ortasından ikiye bölüyor.

Fotoğraf. Ljubljana Genel Görünüm
Nehrin her iki kenarı tüm gün capcanlı. Dilerseniz bot turu da yapabilirsiniz. Yalnız Venedik kanallarında gondol gezisi beklememek lazım, daha çok Eskişehir’de Porsuk nehrindeki bot turuna benziyor. Gece ışıklandırmalar ise nehre farklı bir atmosfer kazandırıyor.
Sava Nehri’nin bir kolu olan Ljubljanica nehri, etrafı yeşilliklerle dolu bir mavilikle güzelliğine güzellik katarak akarken, kendi üzerinde dört tarihi köprüye de evsahipliği yapıyor.
LJUBLJANICA NEHRİ VE KÖPRÜLERİ
Tripple Bridge (Tromostovje)
Bir zamanlar araç trafiğine açık olan şimdilerde sadece insanların rahatça yürümelerine ve nehrin mavisini fotoğraflamalarına imkan tanıyan, ilginç dizaynıyla Tripple (Tromostovje) Köprüsü, tam anlamıyla Old Town’da kilit konuma sahip. 1930’larda ahşap olan köprü, zamanla çeşitli açılardan restorasyon görüyor.

Fotoğraf. Tripple Köprüsü
Dragon Bridge (Zmajski most)
Tripple Köprüsü kadar eski bir tarihe sahip ve üzerinde dört büyük ejderha heykelini barındıran Dragon Köprüsü (Ejderha Köprüsü), 1848 yılında inşa ediliyor, iki yakanın güzelliklerini keşfetmek için defalarca geçtik. Bu köprü araç trafiğine açık ama trafiğin sıkışma ihtimali yok bu şehirde:)

Fotoğraf. Dragon Bridge
Cobbler’s Bridge (Cevljarski most)
Ljubljanica nehrinin diğer incisi olan Cobbler’s Köprüsü 1931-1932 yılları arasında şehrin en önemli yapılarının mimarı olan Joze Plecnik tarafından inşa ediliyor. Köprünün en önemli özelliği, üzerindeki 12 sütunu.
Pazar sabahları bu köprüden itibaren şehrin çıkışına kadar Antika Pazarı (Bit Pazarı diyenler de var) kuruluyor. Bu Pazar, sabahın erken saatlerinden itibaren bu bölgeyi canlı tutuyor.

Fotoğraf. Antika Pazarı
Butcher’s Bridge (Mesarski most)
Nehrin son incisi ve Ljubljana Old Town manzarasını fotoğraflamak isteyenlerin bir başka durağı, Butcher’s Köprüsü (Kilitli Köprü). Aslında halk arasında bir diğer adı da Kasap Köprüsü (bu ismini öğrenince geçsem mi geçmesem mi emin olamadım), 2000’li yıllarda inşa edildiği için oldukça modern bir görüntüsü var. Köprü çevresinde bize garip görünen, çağdaş sanatı temsil eden ilginç heykeller bulunuyor. Başı olmayan insan, ya da evrimini tamamlamamış bir köpek heykeli.. Pek irrite ediciydi, sonunda bir daha geçmemeye karar verdim..

Fotoğraf. Butcher’s Bridge
Köprünün demirlerinde aşkın sonsuzluğunu simgeleyen yüzlere asma kilit var. Böyle kilitli köprüleri Paris ve Köln gibi pek çok Avrupa şehrinde görmek mümkün.
LJUBLJANA MEYDANLARI VE ANITLAR
Presernov Meydanı
Şehrin tüm simgelerine ve güzelliklerine işte bu köprülerle ulaşmak mümkün. Ama şehrin kalbi, Old Town’un tam merkezinde yer alan Presernov Meydanıdır. Bu meydanın en önemli tamamlayıcıları Fransiscan Kilisesi, Preseren Anıtı ve Trippel (Üçlü) Köprüsü.
Fransiscan Kilisesi, 17. yüzyılda inşa edilmiş. Presernov Meydanı’nın ve şehrin simgesi halindeki bu kırmızı yapı, en tanıdık yüz. Adeta tüm yollar ona çıkıyor, her sokak başından görünüyor hissi veriyor insana.

Fotoğraf. Fransiscan Kilisesi

Fotoğraf. Fransiscan Kilisesi (iç mekan)
Presernov Meydanı’ndaki en önemli anıt, meydana adını veren şair France Preseren Anıtı (Heykeli). Bu heykelde şair Preseren’in yüzü, tam karşısındaki binada yer alan bir kadın heykelin yüzüne bakıyor. O kadın, yaşamı boyunca çok sevdiği ama kavuşamadığı aşkı Julia.. Şairin de nereden ilham aldığı anlaşılıyor.

Fotoğraf. Şair Preseren

Fotoğraf. İlham Kaynağı Julia
Bu meydanda 1873 yılında yapılan ve 1895 depreminde hasarlanmayan tek yapı olan Hauptman House dikkat çekiyor. 1900’lerin başında mimar Koch evi rengarenk seramiklerle kaplamış. Bu yapı Meydana renk katıyor.

Fotoğraf. Hauptman House
Old Town’ın tek kapalı alışveriş merkezi olan Galleria Emporium binası, içi modern dizayn edilmişken, dışı mimari açıdan 1900’leri yansıtmaya devam ediyor.

Fotoğraf. Galleria Emporium
Central Market
Presernov Meydanı önünden Tripple Köprüsü’nü geçince sol tarafta Pogacaryev Meydanı ve Vodkinov Meydanı arasında Merkez Pazar başlıyor (Central Market). İlk olarak daha çok hediyelik eşyalar ve şehrin varlığını yansıtan özellikle ahşap boyama ürünler, takılar, bibloların satıldığı tezgahları, sonra ilerledikçe de verimli Slovenya topraklarında yetişen taptaze meyve ve sebzelerin olduğu harika yiyecek-içecek satıcılarını görüyoruz.

Fotoğraf. Açık Pazar
Eğer acıktıysanız burada Slovenya’ya özgü krep, börek gibi sokak lezzetlerini tatmak mümkün. Pazar, adı gibi gündüz pazarı,13.30’dan sonra büyük bir sakinlik ve titizlikle kaldırılıyor.
Mestni Meydanı
Merkez Pazar’daki tezgahlardan başımızı kaldırınca, tüm ihtişamıyla karşımızda St. Nicholas Kilisesi’nin durduğunu görüyoruz. Kilise 1701 ile 1708 yılları arasında yapılmış, daha sonra 1996’da tekrar içi de dahil yeniden restore edilmiş. Freskleri ve yaldızlı sütunlarıyla iç tasarımı barok tarzda şekillenmiş bir Roma Katolik katedrali. Kilisenin yan ve ön kapısı çok etkileyici bir mimari tasarım ürünü.

Fotoğraf. St. Nischolas Kilisesi

Fotoğraf. St. Nischolas Kilisesi (ön kapı)
St. Nicholas Kilisesinin ön kapısı, Mestni Meydanı’na açılıyor. Bu meydan, tam karşı kıyıdaki Presernov Meydanı ile de birbirine bakıyor. Mestni Meydanı’nda içindeki sanat galerileri ve sergileri ile ünlü Belediye Binası ile Robba Anıtı (Çeşmesi) görülmeye değer.
Mestni meydanındaki Belediye Binası’nın her salonunda sergiye rastlamak mümkün. Bina Barok mimariyle daha da zenginleşiyor.

Fotoğraf. Mestni Meydanında ben
Orta Çağ’dan bu yana ayakta kalmaya çalışan Robba Çeşmesinin yapımına heykeltraş Robba tarafından 1743’te başlanıyor. Aslında burada yazın çeşme açık olduğu için gece ve gündüz görsel açıdan bir şova rastlanıyormuş. Biz ilkbaharın ilk günlerinde orada bulunduğumuz için çeşmeler kapalıydı. Hatta çoğu sokak çeşmesi hala buz ve dondan korunması amacıyla siyah naylonlara sarılıydı..

Fotoğraf. Robba Çeşmesi
Bu meydanda Ljubljana’nın en ünlü dondurmacısı var, Vigo dondurmacısı. Hava güneşliyse tadına bakma fırsatını kaçırmayın, çünkü mükemmel..
Stari Meydanı
Belediye Binası’nın önünden Stari Meydanı boyunca ve nehre paralel olarak yürüyüş sırasında lezzetli lokantalar, hediyelik eşya mağazaları, ünlü markalar ve bakkallar, tüm güleryüzüyle sizleri karşılıyor. Bal üretimine ve çikolataya özellikle önem veriyorlar. Mağazalara girince oldukça iddialı olduklarını anlarsınız, bir bal bu kadar mı güzel tanıtılır. Tarçınlı bal ve bal likörü almanızı tavsiye ederiz:) Sokol Gostilna’da da enfes et yemekleri, damak zevkinize hitap edecektir.

Fotoğraf. Stari Meydanından Kale’ye çıkan ara sokaklar
Bu arada yürüyüş esnasında mutlaka yukarıdaki Kale’nin varlığını hissedersiniz, onu yukarı doğru çıkan şirin ara sokaklardan görmeniz mümkün. Ama biraz sabır, çünkü yolun sonunda ünlü St. James Kilisesi sizi karşılayacak. Bu kilise, çoğunlukla ziyarete kapalı. Önemli konser ve toplantılarda akustik ortamı ve mimarisi ile göz doldurduğu için kullanılırmış. Pazar sabahı 7.45’de çalmaya başlayan çanlarla Pazar ayini arasındaki kısa süre açık olduğunu anladık ama yine de yetişip içini göremedik. Ayin biter bitmez, kapatmışlar Kapının camından flu bir fotoğraf çekebildim.

Fotoğraf. St. James Kilisesi
Ljubljana’nın başlıca cazibe merkezi olan Ljubljana Kale’sine (Ljubljana Grad) Mestni Meydanı’nın yukarı bakan her ara sokağından yürüyerek ulaşılabilir, ya da fünikülerle çıkılabilir (kale gidiş-dönüş, tarih sergisi ve kukla müzesi, seyir terası dahil kişi başı 10 Euro). 12. yüzyıldan bu yana ayakta durmaya çalışan Kale, sayısız restorasyon geçirmiş. Bugün gotik ve rönesans tarzda bir mimariye sahip. Kale’de düğün, açık sinema dahil çeşitli kültürel etkinlikler yapılıyor.

Fotoğraf. Ljubljana Kalesi
Kale’nin bir de seyir terası bulunuyor, şehrin manzarası için bulunmaz bir mekan.

Fotoğraf. Kale’den görünüm
Kale’de Slovenya Tarih Sergisi (Slovenian History Exhibition), Slovenya’nın tüm tarihini kapsayan, bu bölgede yaşamış tüm uygarlıkların (ki bu 200.000 yıl öncesine kadar gider) varlığını yansıtan objelerin replikalarını görme imkanı sunar. Orjinalleri Sovenya Ulusal Tarih Müzesi’ndeymiş. Kale’de bir de Ljubljana kukla tiyatrosu tarafından düzenlenen, Slovenya’daki kuklacılık tarihinini ve örneklerinin ortaya çıkarttığı enfes bir Kukla Müzesi (Puppet Museum) var ki, ziyaret sayesinde çocukluğumuza dönmek mümkün.

Fotoğraf. Kukla Müzesi
Kongresni Meydanı
Şimdi Kaleden aşağıya inip, Tripple ya da Cobbler’s köprülerinden karşıya geçelim. Burada nehir boyunca yürürken solda Dvorni Meydanı’na doğru nehirden uzaklaşmak pahasına, kısa merdivenlerden çıkıldığında Kongresni Meydanı’nı görebilirsiniz. Şimdi Kongresni Meydanında ağaçların altında oturup dinlenme ve Ljubljana Kalesi’ni karşıdan görme zamanı.
Bu meydanda tam bir kampüs havası var. Daha doğrusu bir eğitim ve bilim kampüsünün ortasında kalan Kongresni Meydanı’nın etrafını Ljubljana Üniversitesi (Ljubljana University), Slovenya Filarmoni Okulu (Slovenian Philharmonic), Slovenya Okul Müzesi (Slovenian School Museum), Ulusal ve Üniversite Kütüphanesi (National and University Library) adeta çevreliyor.
Ulusal ve Üniversite Kütüphanesi binası oldukça ilgi çekici. İkinci Dünya Savaşından önce yine Joze Plecnik tarafından yapılmış hoş bir yapı. Eskiden orada, köklü bir aileye ait olan Ausberg House varmış. 1895 depreminde tamamen yıkılmış.
Bu meydanı özellikle çok sevdim, kablosuz interneti bulmak sürpriz olmadı, eduroam sağolsun:)
Kongresni Meydanı’nın bizlere bir sürprizi de, İllüzyon Müzesi (Museum of Illusions). Gerçeklikten uzak, illüzyona kapılmış gibi bir saat geçirmek isterseniz, etkileyici ve akıl dolu bir müze sizi bekliyor.

Fotoğraf. Ljubljana İluzyon Müzesi

Fotoğraf. Ljubljana İluzyon Müzesi
Meydanda Ursuline Hristiyan Okulu (Ursuline Church of the Holly Trinity) binası da dikkat çekiyor. Benzerine Avrupa’da sıkça rastlanan bu Hristiyan okulu, bu meydanın etrafındaki çok önemli yapılardan biri.
Meşhur Kavala ya da Lolita pastanelerinde nefis pasta ya da bölgeye özel tatlıları tatmayı da unutmamak lazım.
Republica Meydanı
Kongresni Meydanı’nın arkası Republica Meydanıdır. Parlamento Binası, bu meydanın en önemli yapısıdır. 1960’larda inşa edilen modern bir yapı olmasına rağmen büyük kapısının etrafındaki onlarca heykel, hayli dikkat çekici.
Parlamento Binasını, eski Yugoslavya’nın unutulmaz başkanı Tito’nun cenaze töreninin yayınlandığı TV görüntülerinden (1980) hatırlıyorum ve onun cenaze arabasının tören için getirildiği bina olarak çocukluk hatıralarımda yer alıyor. Bu kez aynı binayı canlı görebilmek çok etkileyiciydi.
Bu meydanda, oldukça modern tasarlanmış olan ve sanat hayranı Slovenya’lıları memnun edecek bir de Kültür ve Kongre Merkezi (Cankarjev Dom) mevcut.
Republica Meydanı’ndan şehrin en büyük parkı olan Tivoli Parkı görünüyor. Ancak parka ulaşmak için çok beğendiğimiz bir bulvardan geçmek durumundasınız, Subiceva Bulvarı. Hemen tüm büyükelçilik ve konsolosluklar bu geniş bulvarda yer alıyor. Biraz ilerisi ise başka ünlü bir meydan: Kahramanlar Meydanı.
Kahramanlar Meydanı
Bir şehrin olmazsa olmazı böyle bir meydan olsa gerek. Kahramanlar Meydanı’ndaki (National Heros Square) anıtların özelliklerini ve ülkenin tarihini de bu meydanda kısmen öğreniyoruz.
Bu meydanın etrafı da sanatla çevrili. Önce Ljubljana Opera ve Bale (SNG Opera in Balet Ljubljana) dikkat çekiyor. Yine Aida operası vardı cumartesi gecesi.

Fotoğraf. SNG Operan in Balet Ljubljana
Kültür ve sanata doymayan bir şehirmiş burası. Çünkü yaklaşık 250 bin nüfuslu başkentte, 20’nin üzerinde müze var. Hepsinin ziyaretini iki güne sığdırmak mümkün olmaz. Ancak Slovenya Ulusal Tarih Müzesi (Slovenian Museum of National History), Modern Sanat Müzesi (Museum of Modern Art), Slovenya Ulusal Galerisi (National Gallery of Slovenian) birbirine çok yakın konumda. Ulusal Galeri’de etkileyici bir resim sergisinin görsel şovu unutulamaz. Zoran Music’in resim sergisi. Binaların muhteşem mimarisi ise göz kamaştırıcı.

Fotoğraf. National Gallery of Slovenian
St. Cyril ve Methodius Kilisesi, müzeler bölgesine çok yakın bir konumda. Tivoli Parkına neredeyse bitişik. Kilise, 1932-1936 yılları arasında yapılmış, daha sonra Slovenyalı bir ressam tarafından ikonlarla dekore edilmiş. Kilisenin tepesinde altın haç bulunan beş kubbe, dışarıdan rahatlıkla görünüyor.

Fotoğraf. St. Cyrill ve Methodius Kilisesi
TIVOLI ŞEHİR PARKI
Spor, sanat, tarih ve doğayla içiçe, her köşesi ayrı güzel bir park, Tivoli. Başkentlilerin uğrak yeri. Parkta Ulusal Karşılaştırmalı Tarih Müzesi (National Museum of Contemporary History), parkın hemen girişinde. Harika bir köşkün içerisinde Slovenya tarihini 1908’den günümüze fotoğraflar ve canlandırmalarla önünüze seriyor.

Fotoğraf. Ulusal Karşılaştırmalı Tarih Müzesi
Buralara gelip de, bitkilerin sesini duyacağım hiç aklımıza gelmezdi. Evet, Tivoli Parkının içindeki Botanik Bahçesini ziyaret ettiğimizde, önce bitkilere müzik dinletildiğini düşündük. Ancak bahçede ilerledikçe ses giderek bozuldu, çatlamalar arttı. Steklenik adlı bir teknikle bitkilerin köklerine yerleştirilen iletken çubuklar, kristaller ve hopörler aracılığıyla, bitkilerin kendi aralarındaki sohbete şahit olduk) müthişti.

Fotoğraf. Tivoli Parkı

Fotoğraf. Botanik Bahçesi’nde Steklenik Makinesi ile Bitkilerin seslerini duyma ayrıcalığı
Ve, başladığımız yere geri dönüyoruz. Kırmızı yapıyı özledik. Yine Subiceva Bulvarı’ndan geri dönebilirsiniz ya da önemli bir kumar merkezinin, lüks markaların mağazalarının, Union Otelin ve Artnouveau tarzı binaların bulunduğu Miklosiceva Bulvarı boyunca şehri dinleyerek Fransiscan Kilisesi’nin arkasına çıkabilirsiniz. Tren istasyonuna ve Otobüs terminaline (Havalimanı ve Göller Bölgesi otobüsleri buradan kalkıyor) yine Miklosiceva Bulvarı’ndan geriye doğru Tivoli Parkı yönünde giderek ulaşabilirsiniz.
Bu mütevazi, sakin, zarif şehri haftasonuna sığdırmak mümkün. Peki ya çevre güzellikler? Slovenya Alplerinin incisi Bled Gölü, Postovja Mağaraları ve Bohinj’i gezmeye zaman kalmadı. Gidip görürsem, mutlaka yazarım..
Ülkemizde her zaman önemini korumuş borç sorununun geçmişi, oldukça eski. Türkiye Cumhuriyeti günümüzde hala yüksek düzeyde seyreden borçlulukla, Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan borç sayesinde tanışıyor. 1950’lerden itibaren de uygulanan ekonomi politikaları sonucu kamu açıkları vermekte hiç zorlanılmıyor, hatta kamu açıklarını denetim altında tutmak bir yana, finansman yöntemi olarak en iyi öğrenilen şey, borçlanma oluyor.
1980 sonrası ekonomi politikalarında dönüşüm ile veri kamu kesimi açıklarının finansmanında tercih vergilemeden yana değil, finansman araçları olarak para basma veya borçlanmadan yana oluyor. Para basma aracının kullanımın yarattığı yüksek oranlı enflasyonun yanı sıra, borçlanma aracı da borç faizlerinin bütçe üzerinde tahrip edici etkisini ortaya çıkarmaya devam ediyor.
1980 dönüşümüyle birlikte dünya ekonomisiyle bütünleşme yolunda atılan adımlardan finansal serbestleşme yabancı piyasalar ile entegrasyonu sağlayıp, dış kaynağın ülkeye girişinin yolunu açıyor. Ancak söz konusu serbestleşmeden sonra sermaye girişleri uzun vadeden çok, kısa vadeli ve spekülatif amaçlı olarak gerçekleşiyor. Türkiye, küresel düzeyde artan yabancı sermaye karşısında sermayeyi çekmede o yıllarda başarılara imza atmasına rağmen, dış borçlanmaya da hızlı bir şekilde devam ediyor.
2000’lere doğru para basmaya yönelik yasal kısıtlamalar bu finansman yöntemini gündemden uzaklaştırırken, iç ve dış borçlanma, piyasa dinamiklerinin yönlendirmesi ve rehberliği ile gerçekleştiriliyor. Bütçe disiplinine yönelik atılan adımlar, kamunun üretim kapasitesini arttıran yatırım harcamalarından ve gelir dağılımını düzenleme fonksiyonu olan sosyal harcamalarından feragat edilmesine yol açıyor. 2001 krizi ise, halihazırda bir borç çıkmazı içerisinde bulunan Türkiye’de borç yükünün toplumsallaşmasına, bütçe aracılığıyla rantiye kesimine gelir aktarımının hızlanmasına neden oluyor.
2008 yılından bu yana içinden geçmekte olduğumuz küresel kriz hemen tüm dünya ekonomilerinde büyüme oranlarını aşağıya çekiyor, işsizlik, dış ödeme güçlükleri ve kamu maliyesi göstergelerinde bozukluklar baş gösteriyor. Türkiye de dış ve iç talep daralması, dış kredi azalışı ve ekonomiye duyulan güvensizlik açılarından krizden etkilenen ülkeler arasına katılıyor. Küresel likiditenin daralması ve belirsizlik sonucu, dış kaynak ihtiyacı da artıyor. Ekonominin küçülmesi, vergi tabanının daralmasına ve bütçe açığının yeniden artmasına neden oluyor. O yıllarda alınan kriz önlem paketleriyle bu denge daha da kötüleşiyor. Küresel krizin ilk yıllarında 274,8 milyar TL olan iç borç stoku 2013 yılında 403,1 milyar TL’ye, toplam brüt dış borç stoku da 280,9 milyar $’dan 392,7 milyar $’a çıkarak, adeta kendini yeniliyor.
Türkiye, 2018 yılı sonu itibariyle iç borç stoku 586,1 milyar TL’yi, toplam brüt dış borç stoku da 450,1 milyar $’ı aşan, küresel krizin ilk yıllarına göre daha borçlu bir ülke. Üstelik 2013 yılı milli gelir büyüklüğümüz 950,3 milyar $’dan 2018 yılı sonunda 763 milyar $’a gerilerken, toplam dış borç stokunun milli gelir içindeki payı %41,3’den %53,8’e tırmanmış oluyor.
İçinde bulunulan borç çıkmazı, makroekonomik göstergeler ve kamu bütçesinin şekillenmesi üzerinde yarattığı olumsuz etkileri nedeniyle, ülkemizin geleceğini kendi kararları ile belirlemesini engelleyici bir olgu. Yaşanan kur dalgalanmaları, kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlar, güvensizlik ve belirsizlik ortamı yaratarak, ekonomimizi şoklara açık hale getiriyor. Hâlâ, Türkiye ekonomisinin genel denge görünümünde giderek belirginleşen sorunları aşamıyoruz.
Nedir bu sorunlar:
Tüm bunlar ve daha fazlası, borçluluğu derinleştirip faiz yükünün bütçedeki tahribatını arttırıyor. Ekonomimiz, üretim faktörlerinin düşük verimlilik katkıları çerçevesinde, hızlı ekonomik büyüme için yeterli iç tasarruftan yoksun halde, dış ödeme güçlüklerine maruz kalıyor.
Çözüm önerileri:
Bilindiği üzere 10.12.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile yeni yılda plastik alışveriş poşetlerinin ücretlendirilmesi zorunluluğu getirilmişti.
Plastik poşetlerden kaynaklanan çevre kirliliğinin önlenmesi amacıyla poşetler, satış noktalarında (market, mağaza vb) nihai tüketiciye ücret karşılığı (taban ücret 25 kuruş olmak üzere) verilmeye başlanmıştı. Sade vatandaş olarak bizler de çevre duyarlılığı çizgimizden şaşmayarak uygulamanın birer neferi olmaya başladık. Fakat stokundaki plastik poşetleri nihai tüketiciye barkodunu okutarak satan satış noktalarının elde ettiği kazancı da, geri dönüşümün payını da gözardı edemiyorduk. Hem bütçe hem de çevre kazançlı çıkabilirdi.
Aslında düzenleme çok açıktı. Plastik poşetlerin ücretlendirilmesi uygulaması ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın amacı plastik poşetleri yasaklamak değildi, sadece kullanımını kısıtlamaktı. Bakanlık’tan yapılan açıklamaya göre hedef; 2018 yılında 440 adet/kişi olan plastik poşet kullanım değerini, 2019 yılı için 90 adet/kişi, 2025 yılı için de 40 adet/kişiye indirgemek ve Avrupa Birliği standartlarına ulaşmaktı.
Poşet uygulaması tüm hızıyla hayatımıza nüfuz ederken, poşet satışından elde edilen kazancın beyan tarihi olan 15 Şubat 2019 yaklaşıyordu. Geçtiğimiz haftalarda TÜRMOB tarafından yapılan açıklamada “poşet uygulamasındaki hızlı gelişme, satışı gerçekleştiren gerçek ve tüzel kişilerin konu hakkında yeterince bilgilenmemiş olması, beyan süresinin erken olması, cezai yaptırımların büyüklüğü” yönündeki kaygılar dile getiriliyor ve beyana ilişkin süre uzatımı talep ediliyordu. Oysa, 1 Şubat itibariyle beyan dönemi başlamıştı. Market ve mağazalar başta olmak üzere tüm satış noktalarındaki milyonlarca mükellef uygulamanın ilk etabındaki belirsizliği, süre uzatımı ile atlatmak istiyordu. Talepler karşılandı ve “Poşet Beyannamesinde Süre Uzatımı Kanun Teklifi” Plan ve Bütçe Komisyonundan geçti. 14.2.2019’da beyan süresiyle ilgili, 2872 sayılı Kanuna eklenen geçici madde ile 2019 yılının Ocak ve Şubat ayına ilişkin 15.2.2019 tarihine kadar verilmesi gereken beyannamelerin süresinin 15.4.2019 tarihine kadar uzatıldığı, ödenmesi gereken geri kazanım katılım paylarının da 30.4.2019 tarihi mesai saati bitimine kadar ödeneceği duyuruldu.
Peki 15.4.2019’a kadar süresi uzayan bu beyanda, geri kazanım katılım payı nasıl hesaplanacaktır? Örneğin satış belgesinde plastik poşet için nihai tüketiciden tahsil ettiği 25 kuruşu yansıtanlar ve varsa plastik poşet için zorunlu giderler toplamını (örneğin 10 kuruş) belgeleyenler, zorunlu giderler düşüldükten sonra hesaplanan 15 kuruşluk (25 kuruş -10 kuruş) geri kazanım katılım payını, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hesabına aktaracaktır.
Bu aktarımı yapabilmek için satış noktalarının plastik poşetlerin satışının gerçekleştiği aya ait beyanlarını, izleyen ayın 1’i ile 15’i arasında Bilgi Sistemi üzerinden gerçekleştirmeleri gerekecektir. İşte beyanlara göre ödenecek geri kazanım katılım payı tutarı, Bilgi Sisteminde hesaplanacaktır.
Söz konusu Bilgi Sistemi, poşetlere ilişkin beyan ve bildirimlerin gerçekleştirileceği, bilgi ve belgelerin sunulacağı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca belirlenen çevrimiçi program/programlar olarak veri girişi ve koordinasyonu sağlayacak olan platformdur. Beyanın Gelir İdaresi Başkanlığı ile ilgili yoktur.
Ancak geri kazanım katılım payının beyan edilmemesi veya eksik beyan edilmesi durumunda, beyan edilmeyen veya eksik beyan edilen katılım payının 1 ay içerisinde ödenmesi gerekmektedir. Süresinde beyan edilmeyen veya eksik beyan edilen katılım payının, beyan edilmesi gereken son günden, ödendiği tarihe kadar geçen süre için ise 6183 sayılı A.A.T.U.H.K’nın 51. maddesine göre hesaplanacak gecikme zammı oranında faiz uygulanacağı, düzenlemeden anlaşılmaktadır. Bu şekilde cebren tahsil işlemleri de Vergi Dairesi aracılığıyla gerçekleştirilecektir.
Aklıma gelmişken; marketten çıkarken 25 kuruş ödeyerek satın aldığımız bir plastik poşetin içindeki ürünlerin ambalajlarının plastik olduğunu ve hiçbiri ile ilgili geri kazanım katılım payının ödenmemekte olduğunu hatırlatırım. Öte yandan doğaya karışan ve bir türlü yok olamayan milyonlarca plastik su şişesi için de hala bir çözüm üretilemediğini, çevreye duyarlılığımızın da maalesef yüzeysel kaldığını ifade edeyim.
Sosyal bilimler alanında krizi tanımlamadan önce, etimolojik kökenine inerek yapılabilecek bir analiz, içinden geçtiğimiz kriz dönemine olumlu bir bakış açısı yakalamamıza neden olacaktır. Tüm olumsuz çağrışımlarına rağmen Yunanca kökenli kriz, “dönüm noktası” gibi isim ve “ayırmak”, “bölmek”, “karar vermek” gibi fiil anlamları taşır. Burada birbirinden farklı ancak ilişkili iki anlam söz konusudur. Esasında kriz bir son değil, yeni uyumlaşmalar yoluyla sondan uzaklaşmayı da içeren bir kavramdır. Önder’e göre krizin, bazı kesimler için eskiye göre daha güçlü bir yeniden yapılanma için fırsat olabilmesi, bazı kesimlerin de gerçek anlamda bunalım ve çöküşünü gerektirmesi gibi iki anlamı olup, birbirini tamamlayıcıdır (Önder, 2001: 45).
Sosyal bilimler alanında kriz kelimesi ise buhran ve bunalım gibi kavramlarla eş anlamlı olarak kullanılmakta olup, beklenmedik bir sosyal, ekonomik veya psikolojik gelişme karşısında normal ilişkilerin ciddi olarak sarsılması, karşılaşılan sorunun halledilmesinde mevcut çözüm yollarının yetersiz kalması sonucunda ortaya çıkan durumu ifadede kullanılır (Güven, 2003: 58). Bu terim, genel olarak sermaye birikimi ve ekonomik büyüme sürecindeki kesintileri ifade eder. Ancak bu anlamıyla ele alındığında süreçteki kesintilerin büyük bölümü, devletin sermayeye yönelik teşvikleriyle hafifleyip süresi kısaldığından sahip oldukları toplumsal önem düzeyi de sınırlanır.
Söz konusu kesintiler basitçe gelip geçmekle kalmadığı gibi, çok daha büyük boyutlar kazanır. Dolayısıyla sadece krizlerin neden oluştuğu değil, neden bazılarının farklılaştığını, örneğin neden çok uzun süreli olup, toplumsal ve siyasi değişimler yarattığını sorgulamalıyız (Panitch & Gindin, 2011: 19-20).
Daha seyrek ama yapısal nitelikli krizlerle, kapitalizmin modern çağında karşılaşılmıştır. Geçtiğimiz yüzyılın ilk büyük buhranı olan 1929 Büyük Buhranı, 1970’li yıllar boyunca devam eden stagflasyon ve 2007’den bu yana süregelen küresel kriz. Tam da bu noktada kapitalizmin çelişkili süreçleri, kökeni, doğası ve sonuçları, tarihsel koşullara bağlı olarak değişen krizlere yatkın bir seyir izlediğini ve nihayetinde tekrar ettiğini bize gösterir.
Kriz kavramına odaklanıldığında farklı türde krizlere de rastlanır. Dolayısıyla kriz kavramı ile neyin kastedildiğini anlayabilmek için, kriz türlerini tanımlamak gerekir. Bir sonraki yazımda kriz türlerine ve kriz modellerine değineceğim…
KAYNAKÇA
Bu yazı, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Kaynak : Binhan Elif YILMAZ (2013); Küresel Krizin Avrupa’da Borç Çıkmazına Dönüşümü, İstanbul, Derin Yayınları, ss. 5-6.